"Zor film" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan filmdir. "zor film" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (filmi yaratanın sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (izleyicinin sahip olması gereken zihin). özgür zihin ise; sittin senedir tarçın ekleyerek ya da çikolatalı sosla yediğimiz bir tatlının önüne karabiberle konulması halinde çok yaygara koparmayan zihindir. Şimdi "zor film" kelimesi yerine "satranç" kelimesini koyalım: "satranç" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan oyundur. "satranç" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (beyaz taşların sahibinin sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (siyah taşların sahibinin sahip olması gereken zihin). zor film, zor şey satranç, zor bir oyun "revolver" zor bir film, evet!filmin konusunu orada burada okuyabilirsiniz, yorumlar değişecektir.yönetmen, oyuncular vs eleştirilecektir.fakat "şimdi beni şahane hissettirecek bir filmle karşı karşıyayım!" diyerek, düşünerek ya da zannederek diyelim, koltuğunuza kurulduğunuz sürece "zor film"ler "kötü film" damgası yiyecektir ki tartışmaya açık bir konudur -her konu gibi-. film çok iyi hisler ya da durumlar oluşturmuyor, çoğu insan bir bütünlük de ihtiva etmediğini düşünüyor. hatta "özentivari", "birşundanbirbundancı" olduğunu da düşünenler var. ama benim zihnime güzel bir şekilde yerleşti, izleyiniz diyorum.
2008'de pek başarılı belgesellerle başlamış olan DOCUMENTARIST, bu yıl da aynı hızla devam edecek gibi görünüyor.
Dünyanın dört bir yanından nitelikli belgeselleri İstanbul’a taşıyan DOCUMENTARİST – İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran Salı günü altı salonda birden yapılacak gösterimlerle başlıyor. Açılışı Hollanda Konsolosluğu bahçesinde gerçekleşecek olan etkinlik, dünyanın en saygın festivallerinden seçilen 50’den fazla yabancı film ile 20 yerli belgeseli seyirciyle buluşturuyor.
DOCUMENTARIST hafta boyunca, Finlandiya’da sinema dersi vermek üzere gelen YLE belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, Hollanda’dan Mercedes Stalenhoef, Romanya’dan Thomas Ciulei, Fransa’dan Xavier Marquis, Finlandiya’dan Nina Normann, eleştirmen Anca Yvette Gradinariu ile son dakika konuğu olarak Britanya’nın ünlü belgesel festivali Sheffield Doc/Fest’in programcısı Hussain Currimbhoy’u konuk olarak ağırlayacak. 7 Haziran’da vereceği Sinema Dersi’nde Ikka Vehkalahti, yapımcı olarak Hindistan ve Afrika’da gerçekleştirdiği projelerini anlatacak. Currimbhoy ise ortak-yapımcı ve fon arayışları konusunda belgeselcilere önerilerde bulunacağı bir panel gerçekleştirecek.
7 Haziran’a kadar sürecek gösterim ve etkinlikler, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Hollanda Konsolosluğu Union Church, Goethe-Institut İstanbul ve Kadıköy Beksav’da gerçekleştirilecek. Etkinlik biletleri mybilet üzerinden ve gösterim salonlarından alınabilir.
Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs... Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta "güzel" olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki...
CLOCKWORK ORANGE :
Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.
WALL-E :
Sanıyorum "sevimli" filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce "aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur." diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.
THE HOURS:
yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet... ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.
WRISTCUTTERS:
Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise "sok gözüne mevzuyu" afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. "yakışır" demek istiyorum.
Cannes Film Festivali önümüzdeki haftasonu başlayacak, şimdilik elimizde oyuncu kadrolarından başka hiçbir şey yok, o yüzden yarışma bölümünde yer alan önemli isimlere kısacağa değineceğiz, daha sonra okuduklarımızı anlatan bir şeyler de yazarız umarım.
Andrea Arnold 2006 yılında son filmiyle jüri özel ödülünü kazanmış bir isim, yeni filmiyle yarışma bölümünde yer alıyor. Pedro Almodovar daha önce en iyi yönetmen ve senaryo ödüllerini kazandığı festivalde üçüncü kez şansını deneyecek. Jacques Audiard uzun bir süre sonra Cannes'da yarışıyor. Marco Bellocchio defalarca önemli festivallerde yarışmış, ünlü bir isim, yarışma bölümünün en yaşlı isimlerinden. Jane Campion palmiyeyi ikinci defa almak için burada. Heneke Cache’den dört yıl sonra tekrar şansını deniyor, funny games in tekrar çekimini saymazsak uzun bir ara sayılır, yarışma bölümünün en dikkat çeken isimlerinden. Ang Lee Berlin ve Venice’de daha önce en iyi film ödüllerini kazanmıştı, Cannes’da ikinci kez yarışacak. Ken Loach palmiye aldıktan sonra Venice’e uğradı bir sonraki filminde, şimdi tekrar Cannes’da. Lou Ye son iki filmi Cannes’da yarışmış ama başarılı olamamış bir yönetmen, şu ana kadar dünya çapında tanınırlığı yakalamış bir isim değil. Gasper Noe çok konuşulan İrrreversible’dan yedi sene sonra tekrar Cannes’da. Park Chan Wook Old Boy filminden sonra ikinci defa yarışma bölümünde. Tsai Ming Liang daha önce bir kısmını Paris’te çektiği What time is it there filmiyle Cannes’da yarışmıştı, yine Fransa’da çekti son filmini, oyuncu kadrosunda Jeanne Moreau ve Jean Pire Leaud da var. Lars Von Trier de alışık olduğumuz üzere yeni filmini Cannes’da görücüye çıkartıyor. Aynı zamanda Resnais ve Tarantino’da yeni filmleriyle prestij amaçlı olarak yarışma bölümünde yer alıyorlar. Resnais'ye jürinin özel ödül vereceğini tahmin ediyorum ama Tarantino'nun hala neden yarışma bölümüne alındığını anlamakta zorlanıyorum. Tarantino'nun yarışmayı kazanamayacağına rağmen yarışmaya dahil olması ve organizasyonun onu yarışmaya alması bu yazının konusu değil, Cannes film festivali olgusunu tartışırken bunu incelemek gerek, bir sonraki yazımızda buna da kısaca değiniriz.
Önümüzdeki ay Cannes var, bu haftada program açıklandı, o zaman bizde geçen seneki ödüllü filmlerden öneride bulunalım dedik alt-vizyonda bu hafta.
Ben Hariç Herkes Ölsün, geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivalinde gösterildi, bizde görme fırsatı bulduk. Film geçtiğimiz sene Cannes'da Altın Kamera Mansiyon Ödülünü kazandı-altın kamerayı geçtiğimiz günlerde vizyona giren açlık kazandı. Altın Kamera Ödülü bir yarışma sonucunda verilen bir ödül değil, Cannes'da gösterimi hakkı kazanan filmler arasından-bu ödülü kazanmak için filmin yönetmenin ilk filmi olması şart ve bu arada filmin yönetmeni de 1982 doğumlu- festival komitesinin seçtiği filmler bu ödülü kazanıyor ve böylece yönetmenler daha ilk filmlerinden dünyanın birçok yerinde gösterim şansı yakalıyor ve olanakları artıyor.
Ben Hariç Herkes Ölsün okulun düzenlediği baloya gitmek isteyen üç gencin iki üç günlük hikayesi. 15, 16 yaşındaki kızlarımız için balo her şeyden önemlidir, hatta sonsuza kadar süreceklerini söyledikleri arkadaşlıkları bile balo istenciyle çiğnenecektir. Film bu yaşların sınırsız coşkusunu, aile baskısını, verilen sözlerin ve arkadaşlıkların uçuculuğunu, karşı cinse olan sonsuz merakı gündelik diyaloglarla anlatmak istemiş. görüntüye güvenen, montajın nimetlerinden yararlanmak istemeyen bir çekim var filmde, hafif kameralarla hareketli çekimler yapılmış, çocukların telaşını yakalamak adına. basit, zorlamayan ve iyi çekilmiş bir film Ben Hariç Herkes Ölsün, es geçilmemesi gerek. imdb
Kornél Mundruczó'nun Delta'sı Cannes'da geçtiğimiz sene yarışma bölümüne seçildi, yönetmen Cannes da yarışan en küçük isimdi-1975 doğumlu- ve film gazeticilerin verdiği fibresci ödülünü kazandı.
Kornél Mundruczó 25 yaşında film çekmeye başlamış birisi ama bugüne kadar ismini duyurduğunu söylemek zor, Delta filmi onun uluslarası ilk çıkış. Delta yıllar önce ayrıldığı baba toprağına dönen Mihail'in burada babasının adına bir ev yapma çabasını konu ediniyor. Mihail geldiğinde yapayalnızdır, evine döndüğünde kardeşiyle tanışır ve ev yapımında kardeşi onun en büyük yardımcısı olur.
Konuyla ilgili bir şey yazmak istemiyorum, çünkü fazlasıyla spoiler olacak. açıkçası bu filmi beğenmedim. mihail karakteri son dönem türk filmlerinde de sık sık gördüğümüz dertli, suskun, atipiye tutulmuş adamlardan. bu film her ne kadar çok farklı bir konu işler gibi gözükse de küçük mahallede ötekine yer yok düşüncesinin bir tezahürü olmanın ötesine geçmiyor. dil olarak beğenilebilir ama bana fazlasıyla tutuk geldi bu film, özellikle finalinin çok aceleye getirilmiş olduğunu düşünüyorum. yine de fibresci almış bir film, geçtiğimiz senelerde İklimler, 4 Ay 3 Hafta 2 Gün gibi filmlerin de bu ödülü aldığını hatırlatalım. imdb
Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivalinde "3 Maymun" filmiyle en iyi yönetmen ödülünü alan NBC bu sene de festival komitesi tarafından jüri üyeliğine seçildi. Bu seneki yarışma filmlerini de bugün yaptığı basın toplantısında açıklamış olan festivalin geçen seneki jüri başkanlığını muhalif oyuncu ve yönetmen Sean Penn yapmıştı.
Yandaki afişde de gördüğümüz üzer, kanlar içinde bir elektrikli testere, bir SS subayının parçalanmış kafası, karlar içerisindeki fonda da zombi cemiyetine yeni katılan nazi zombiler. Gerçi daha önce de görmüş gibiyim bu tip zombileri ama tam olarak anımsayamadım. İşin özü; karşımızda 2009 Sundance Film Festivali'nin de seçkisinde yer almış olan Norveç yapımı bir zombi filmi. Geçmiş senelerde yapılmış olan Fritt Vilt (Cold prey) serisini saymazsak Norveç'den çıkan nadir korku! filmlerinden.
"Dead Snow", çoğu korku filminde de karşılaştığımız gibi, bir grup genç arkadaşın "Bu hafta nerde ölsek ki?" gibisinden bir düşünceyle, Norveç'in karlı dağlarına doğru yaptıkları yolculukla açılıyor. Tıp öğrencisi olan bu genç dimağlar kartopu oynamak, biraz kayak yapmak ve olabildiğince sosisli sandwich yiyebilmek için, bir arkadaşlarının dağ evine doğru gitmektedirler. Norveç'in karlı dağ manzaraları arasından evimize doğru giderken kendi aralarında korku filmi muhabbetleri de çevirmekten geri durmuyorlar. (bu esnada film de yavaş yavaş kendi ciddiyetini ortaya koyuyor ve bizleri nelerin beklediğinin işaretini alttan alttan veriyor.) Gecenin ilerleyen saatlerinde bulundukları muhitin esrarengiz bilen adamı "Çayınız kahveniz yok mudur gençler?" diyerekten arkadaşlarımızın kapısını çalıyor ve ufak da bir hikaye anlatıyor. Zombi nedir?, nazi nedir?, bu zombiler neden gelecektir gibisinden. Sonrası da malumunuz, gençlerin rahat durmaması, sevişmesi, harama el sürmesi ve olayların gelişmesi.
Son yıllarda oldukça revaşda olan korku filmi parodileri arasında benim için en başarılılarından biri diyebilirim Dead Snow için. Böyle bir düşünceye kapılmamdaki en önemli unsur filmin yönetmeni Tommy Wirkola'nın tam bir korku filmi tutkunu olması ve bunu da filmin diyaloglarına olabildiğince yansıtmış olması. Bunun yanında korku filmi klasiklerinden enstanteneleri çok iyi bir şekilde yerleştirerek hoş göndermeler yapması da cabası. (13. cuma, Evil Dead, Braindead t-shirt'ü gibi) Diğer tarafdan yönetmenin korku sineması (kokru parodi) adına yeni birşeyler getirme amacı olmadığını da fazlasıyla hissettirmesi filmi sorgulamadan izlememizi sağlıyor.
Zombi ihtiva eden bir korku parodisi dediğimizde en önemli unsurlardan birisi de tabii ki kesme, biçme, parçalama sahneleri. Bazı makyajlar göze batsa da kovalamaca ve yakalamacaların kareografileri oldukça başarılı kotarılmış. Kan revan unsurlarının da fazlasıyla Braindead'den feyz aldığı gözden kaçmıyor. Önceki Kill Bill parodisi tadında çektiği filminde de olduğu gibi absürd komedi sahneleri konusundaki başarısını bu filmde de gösterirken yeni yapımlarında neler yapacağı konusunda da heyecen yaratıyor.
Genelde Amerikalı kardeşlerimiz tarafından ele alınan zombi mevzusunun diğer milletler tarafından da ele alınmasının zombi dünyası açısından umut verici olduğunu düşünüorum. Özellikler geçenlerde izlediğim ingiliz aksanlı 4-5 bölümlük Dead Set serisinden sonra Norveçli kardeşlerimizin de böyle bir yapım izlemek farklı bir tat bıraktı bende. Bir korku filmi tutkunuysanız eğer; izleyin, eğlenin, tadını çıkarın derim ben bu film için.
Geçen hafta başladığımız köşemize bu hafta yine 2 filmle devam edeceğim. Her hafta tematik olarak seçmeyi düşünmüyorum filmleri ancak bu defa da aklıma İrlanda ile alakalı filmler düştü. 2002 tarihli Bloody Sunday ve geçmiş günlerde sınırlı mekanda gösterime girmiş 2008 yapımı Hunger.
Hunger İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun başını çektiği, 1980-1981 yıllarında yapılan açlık grevini merkeze alan film, bu eylemin önderlerinden Bobby Sands'ın üzerinden bu konuyu anlatıyor. Yer yer ana mevzuyu detaylandırmakta zorluk çekse de başarılı sayılabilecek seviyede tutabiliyor tempoyu. Filmi 3 bölümde ele alıcak olursak, ilk bölümde cezaevinde yapılan başkaldırı ve cezaevi yönetiminin buna karşı tutumu, ikinci bölümde Boby Sabds ve onu ikna etmek üzere gelen papazın efsanevi performanslarının yer aldığı kesintisiz planlar, üçüncü bölümü de Boby Sands'ın ölüme giderken yaşadıklarından oluşuyor diyebiliriz. Hunger, katıldığı fetivallerden şimdiye kadar 28 ödüle layık görülmüş bir yapım. Geçtiğimiz günlerde sınırlı sayıda sinemada gösterilmesi vesilesi ve de Bloody Sunday'e uygun bir eş olmasından ötürü bu filmi seçtim diyebilirim. imdb
Bloody Sunday, 30 ocak 1972'de, IRA mensubu olan şüphelilerin yargılanmadan göz altına alınmalarını protesto etmek için yürüyüş düzenleyen halkın üzerine ateş açılması ve 7'si çocuk 13 kişinin ölmesiyle sonuçlanan nam-ı diğer "Kanlı Pazar"ı, öncesinde ve sonrasında yaşananları anlatan 2002 yapımı bir Paul Greengrass filmi. Belgesel tadında çekilmiş olan filmin tamamına yakınında omuz kamerası kullanılmış. Son olarak da film çeşitli festivallerden 18 ödül almış. imdb
Bu iki filmi İrlanda mevzusu dışında çekim teknikleri ve kullanılan üsluplardan dolayıda peş peşe izlemek hoş olacaktır diye düşündüm. Bir tarafda yer yer minimalist ve sakin planlar, diğer tarafda olabildiğince hareketli, belgeselvari görüntüler. Hunger ve Bloody Sunday'le ilgili de söylenebilecek daha çokca laf olmasından mütevellit daha ayrıntılı bir yazıyı belki ilerki günlerde yazabilirim.
Bu haftalık köşemizi Bloody Sunday'in sonunda Ivan Cooper'ın (James Nesbitt) gazetecilere yaptığı son açıklamayla bitirmek istiyorum. Okuduktan sonra da U2'dan malum şarkıyı dinleyebilirsiniz.
"-Bugün öğleden sonra, bu şehirde 27 kişi vuruldu. 13'ü bu gece ölüm uykusunda. Onlar masumdu. Bizler oradaydık. Bu bizim Sharpeville'imiz. Bu bizim Amritsa Katliamı'mız. Bir gerçeklik ve utanç anı. Ve, eee, İngiliz hükümetine|sadece şunu söylemek istiyorum:-Ne yaptığınızın farkındasınız, öyle değil mi?-İnsan Hakları hareketi'ni ortadan kaldırdınız.-Ve IRA'ya kazanabileceği en büyük|zaferi sundunuz.-Bu gece bu şehrin her yanında genç erkekler, çocuklar... IRA'ya katılacaklar.-Ve siz bir kasırga biçeceksiniz.-Teşekkür ederim."
Tutamıyorum zamanı
-
Öncelikle bir saatin çalışma mekanizmasını basitçe anlatayım. Bildiğin
akrepli yelkovanlı saat. Şimdi küçük bir motor var, pille çalışıyor. Bu
motor saniye...
Ne kadar açık fikirlisiniz?
-
Yine Garajımdaki Ejder‘den, mutlaka izlenmesi gereken bir video. Youtube
yasağını atlatabilmek için faydalı link. Tercümenin transktripti aşağıda –
transkr...
2012 ve Roland Emmerich Üzerine Fikir Yürütmeler…
-
Yeni Roland Emmerich çöpü 2012 fiyakalı bir şekilde duyurulup bütün meraklı
izleyiciyi salonlara çektikten sonra bu tür filmler, yapılma sebepleri ve
sunul...
Deniz’in Artvin Günlükleri (13 Aralık)
-
Çıkan kısmın özeti: Binbir badire atlatarak Artvin’deki Gezici Festival’e
giden Deniz, ikinci günün gecesinde bara gitmek yerine yazısını hazırlar,
çünkü s...
Altın Çocuk vs. X33
-
Altın Çocuk, Türk James Bond'u olarak nam salmış olsa da, Yeşilçam'ın ilk
James Bond'u değildir. Altın Çocuk'dan bir yıl önce "Ölüm Saçan Dudaklar",
"Örüm...
2012
-
Emmerich, Bizi Daha Önce de Uyarmıştı!!!En baştan belirtmeliyim ki, Roland Emmerich’in hiçbir zaman hayranı olamadım. Bunun birçok nedeni var tabii ki ama il...
Psycho - Gus Van Sant 1998
-
Fabrikayı yeniden hizmete açmaya karar verdim. Bunda:
a. İşlerimin bir nebze yoluna girmiş olmasının
b. Girmiş olduğum sıkıntılı ruh halinin
c. a ve b neti...
“FANTASTİK TÜRK SİNEMASINDA TEHLİKELİ KADINLAR”
-
Özellikle 60'lı yılların ortalarından 70'li yılların başlarına dek, Türk
sinema tarihinde bir kereye mahsus olmak üzere Altın Çağ 'ını yaşamış olan
Fantast...