16 Mayıs 2013 Perşembe

Yeni yerinde yiye yeni yeniden hizmetinizde

Artık buradan paylaşacağız akılda, zihinde, beyinde ne varsa.

http://www.kavanozdakiadam.com/


23 Eylül 2012 Pazar

"Özgürlük Yanılsaması"

"Selahattin Hilav'ın dediği gibi, felsefenin katkısı belki de en çok ideolojilerin sorgulanmasında olacak. İdeolojiyi tüm sınıflı toplumlarda egemen güçlerin kendi sömürü ve baskılarını örtme yolları olarak tanımlarsak, kapitalizmle bunun çok daha rafine şekillerde, bilimsellik kisvesi altında, rakamlarla oynayıp, yıldızlı kavramları kullanarak yapıldığını görüyoruz. İşte bu yüzden, ideolojinin örtüsünü kaldırıp toplumsal gerçekliği anlamamızı sağlayacak kavramsal araçları geliştirmek, çağımız sosyal ve politik felsefesinin en temel görevlerinden biri. Son sözü melih Cevdet Anday'a bırakıyorum.


Defne Ormanı
Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyoarlardı, çünkü ekmeklerini 
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı Likya

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Feslsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında."

"Kahkaha Benden Yana"

1836
"Az önce insanların neşesine neşe kattığım
bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler
döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı
-fakat ben ayrıldım- bu çizgi dünyanın yörüngesi
kadar uzun olmalı--------------------------
-------------------------------------------
----- ve ben kendimi vurmak istedim."

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Reprise for Reprise

Kimya okudu. Çok parlaktı.

Sınıfının en iyisiydi.

Amerika'daki bir ilaç firması onu havada kaptı.

Ama kız arkadaşı uzaktan ilişkiyi yürütemedi.

Depresyona girdi. Onsuz işlevini yitiriyormuş.

O da işini bırakıp evine döndü.

Birkaç hafta sonra kız onu terketti. Artık onu sevmiyormuş.

İşine geri dönemedi. Şimdi annesiyle kalıyor.




Sen de annenle kalmıyor musun?

7 Haziran 2012 Perşembe

Yazamıyorum, öyleyse yokum: Reprise (2006)


-Neden bu kadar tutulduk bu filmlere?
-Kimilerinde kendimizi kaybettik. Kimilerinde de kaybettiklerimizi bulduk.


Philip:Yayınlatacak mıyız, yayınlatmayacak mıyız? Yoksa... 
...korkularınla yaşamak mı istiyorsun sadece?
Erik:Tereddüt etmemizin bir nedeni var.
Philip: Anlayamadım.
Erik: Önce sen durdun.Philip: Evet durdum, 
ama tekrar yürüyebilirim.
Erik: Gerçekten dünyayı buna maruz bırakmak istiyor musun?
Philip: Hadi bitirelim şu işi. İşte her şey şu anda başlıyor.


Posten!              



Joachim Trier'in ilk filmi. Bir Fransız filmi izlermiş hissi uyandırıyor izleyicide ilk başlarda. Hatta Fransız yeni dalgasından fazlasıyla etkilendiği aşikar. François Truffaut, Godard falan filan. Nerelerden etkilendiği, izlerken neye benzediği zerre umurumda değil bunun yanında. 


Erik ve Philip edebiyat ve yazarlık idealinde buluşmuş iki sıkı dost.Yazıyorlar, okuyorlar bazen aynı kitabı yazıyorlar aynı yazara kafayı takıyorlar(Sten Egil Dahl - Biraz Salinger'i andırıyor). İkisi de bir an önce kitaplarını yayınlatmak için can atarken sonunda o gün geliyor. Philip'in kitabı kabul görüyor ve basılıyor. Ama bir bakıyoruz ki Philip olmak istediği yerdeymiş gibi görünse de aslında bambaşka bir yerde. Belki de Philip'in yazdığı bu kitap derinlerde bir yerleri tetikliyor. Bir anda 6 ay sonrasına gittiğimizde Philip'i bir akıl hastanesinden taburcu olurken görüyoruz. ...ve hikayemiz başa sararıyor ve başlamadığımız yere geri dönüyoruz. 



Batı Yakasından Şımarık Zengin Çocukları

Philip'in kazağından çıkan bir saç telinden mütevellit birden kaşımızda Kari belirir. Acaba Philip Kari'nin aşkına mı dayanamamıştı yoksa kitabının yayınlanmasına mı? Bence kafayı yiyesi vardı. Hazır bahane de varken bu yolu seçti. Neyse şaka şu yana edebiyatla ilgilenen Philip gibi karışık bir bünyenin de normal davranması beklenemez herhalde. Bu noktadan sonra yazarlık meselesi bir kenarda durur Philip için ve o eski aşkında kalmıştır. Geçmişte yaşadıklarını yeniden yaşamaya çalışsa da bir şekilde tutunamaz. Anılar ve gerçekler arasında kalır. Bur ikilemde kaldıkça da iş daha da içinden çıkılamaz duruma gelir. Ta ki Kari psikoloji okumaya karar verene kadar.


Aşk mı ideal mi? Yoksa ideal aşk mı? Kari ve Philip'i karışımıza alıp bu soruları sormak lazım aslında.


Philip'in kafayı yiyerek şansını denemesi sonrası sıra Erik'e gelir. Başarıya ulaşınca kız arkadaşını terkeden tırt adamlar gibi kitabı basılınca kız arkadaşını terketme yoluna gider. Tabi bu da her şeyi yoluna koymaz. Uzaklara gider ve kendisini oralarda bir yerlerde bulur. Yazar yazar ve yazar.  


Zaman normal seyrinde giderken kendi içinde ileri ver geri sayar bu hayatlar. Şartlar değişir idealler aynıdır belki ama kimisi buna ulaşmıştır kimisi olması gereken idealini bulmuştur. 



Edebiyat, müzik, dostluk, gençlik sanrıları gibi şeyler size yakınsa oturun bir akşam izleyin ve zevk alın. Ama daha somut dertler varken ne işim var benim böyle havadan sudan işlerle diyorsanız boşverin. Size film mi yok.


31 Mayıs 2012 Perşembe

Can ve Sıkıntısı.




"insan hayatı bir hata olmalı. bu insanın tatmini güç ihtiyaçlardan mürekkep bir varlık olmasından yeteri kadar açık biçimde görülür; ayrıca bu ihtiyaçlar eğer tatmin edilirse, elde edeceği şeyin tümü bir acısızlık durumudur, eriştiğinde yapabileceği tek şey kendisini can sıkıntısının kollarına terk etmektir. bu kendi başına hayatın bir değeri olmadığının en kesin delilidir, çünkü can sıkıntısı hayatın boşluğu hissinden başka bir şey değildir. söz gelimi hayat, varlığımızın özünü oluşturan şeyi arzulama, eğer kendi başına müspet ve gerçek bir değere sahip olmuş olsaydı, can sıkıntısı dediğimiz şey var olmazdı; kendi başına hayat bize yeter, bizi tatmin eder ve başka bir şey istemezdik."


Arthur Schopenhauer
Hayatın Anlamı

25 Aralık 2011 Pazar

At ve Nietzsche: The Turin Horse (2011)

------------------------
Nietzsche 3 Ocak 1889'da Torino'da, Via Carlo Alberto'daki 6 numaralı
kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de
postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da
fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü de inatçı
atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen,
hareket etmeyi reddediyordur at. Akabinde ismi muhtemelen
Giuseppe? Carlo? Ettore? olan faytoncunun sabrı taşar
ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle
köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche
birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp
hıçkırarak ağlar. Komşuları Nietzsche'yi evine bırakır. İki gün boyunca bir divanda
hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini
mırıldanıncaya dek: "Mutter, ich bin dumm,"
(“Anne, ne aptalım!”) Ve yaşamının kalan son on yılını,
uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin
himayesi altında geçirir. Atın akıbeti hakkında ise...
Hiçbir şey bilmiyoruz.
------------------------*

İşte bu film o at hakkında. Ya da o hiçlik, Atın ve Nietzsche'nin hiçliği hakkında.

------------------------
Palinkam bitti.
Bir şişe verir misin?

Ver şuna biraz.

- Neden şehire gitmedin?
- Rüzgâr çok şiddetli esiyor.

Nasıl yani?

Ortalığı mahvediyor.

Neden mahvetsin ki?

Çünkü her şey mahvoluyor.

Her şey değersizleşti.

Fakat şunu söyleyebilirim ki,
onlar mahvetti ve değersizleştirdi her şeyi.

Çünkü sözde masumane
insani yardımla gelen...

...bir çeşit afet değil bu.

Tam tersine...

İnsanın kendi kararlarıyla ilgili bu,

...kendi kararlarının
kendisinin önüne geçmesiyle.
Tabii ki bunda Tanrı'nın da eli var,

...hatta bana kalırsa,
büyük bir payı var.

Ve bu pay ne olursa olsun,

...hayal edebileceğin en korkunç
yaratılışa sahip.

Çünkü görüyorsun sen de,
dünya bayağılaştı.

Benim ne söylediğimin bir önemi de yok,

...çünkü her şey satın
alınarak değersizleştirildi.

Sinsi, alçakça bir savaşla
ele geçirdiklerinden beri,

...her şeyi adileştirdiler.

Her neye dokundularsa,

...ki her şeye dokundular,
onu değersizleştirdiler.

İşte bu nihai zafere kadar giden yoldu.
Muzaffer bir sona doğru giden.

Ele geçir, değersizleştir.

Değersizleştir, ele geçir.

Ya da istersen farklı şekilde de
ifade edeyim:

Dokun, değersizleştir
ve dolayısıyla ele geçir.

Ya da; dokun, ele geçir
ve dolayısıyla değersizleştir.

Durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor.

Yüzyıldan yüzyıla, her çağda.

Bazen sinsice, bazen kabaca,

...bazen kibarca, bazen acımasızca,

...ama durmaksızın devam ediyor.

Değişmeyen tek şey ise şekli,

...pusudaki bir sıçan saldırısı gibi.

Çünkü bu mükemmel zafer,

...diğer taraf için de
aynı şekilde gerekliydi...

Mükemmel, bir şekilde önemli
ve asil olan her şey...

...böylesi bir savaştan kaçınmalı.

Herhangi bir mücadeleye girmemeli,

...bu sadece bir tarafın
aniden mükemmelliğini,

...büyüklüğünü ve asilliğini
kaybetmesi demek.

Şimdi kurdukları pusudan yönettikleri
dünyaya saldırıyor bu kazanan galipler...

...ve birilerinin onlardan
bir şey saklayabileceği...
...küçük bir köşe dahi yok.

Ellerini attıkları her şey
zaten onların çünkü.

Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz
şeyler bile, ki onlar her yere ulaşır,

...onların.

Çünkü gökyüzü şimdiden onların,
düşlerimizin olduğu gibi.

Onların zaman, doğa...

...ve sonsuz sessizlik.

Hatta ahlaksızlık bile onların,
anladın mı?

Her şey ama her şey
sonsuza dek kayboldu!

Ve o asil, önemli...

...ve mükemmel pek çok şey orada kaldı,
bilmem izah edebildim mi?

O noktada çark ettiler,

...durup anlamaya başladılar,
ve kabul etmek zorunda kaldılar,

...ne tanrının
ne de tanrıların olmadığını.

Mükemmel, önemli ve asil olanın ise...

...bu doğruyu en başından beri anlayıp
kabul etmesi gerekiyordu.

Tabii onlar bunu anlamaktan
oldukça yoksundu.

İnanmış ve kabul etmişlerse de,
bunu anlamamışlardı.

Şaşkın ama boyun eğmemiş bir şekilde
orada dururlarken...

...bir şey oldu ve,
beyinlerinde çakan bir kıvılcım,

...sonunda onları aydınlattı.

Ve birden ne tanrının
ne de tanrıların olmadığını fark ettiler.

Birden ne iyinin
ne de kötünün olmadığını gördüler.

Akabinde görüp anladılar ki,

...eğer öyleyse aslında
kendileri de yoktular!
------------------------*


...ve aslında hayat bu kadar basit,
bir patates kadar,
pişmiş ve çiğ patates arasındaki fark kadar.

...Nietzsche'nin o ata bıraktıkları kadar basit. Filmde çalan müzik kadar basit. 2.5 saatlik 3-5 plandan oluşan bir filmi bir çırpıda izlemek kadar basit. Senin orada olman kadar basit.

Tek başınıza izleyin...

*Altyazıdan alıntılar: Turgay Yıldıran

23 Ocak 2011 Pazar

İki Film Arasındaki 7 Fark: "Let Me In(2010)"

Bundan iki sene evvel dün (22 Ocak 2009) bir Let The Right One In yazısı yazmışız. Gel zaman git zaman Amerikalı gelmiş "Aga ben bunun aynısının tıpkısını çekerim." demiş. Ne yalan söyleyeyim sözünde de durmuş. Adam oturmuş uğraşmış aynısını çekmiş. Ancak büyük ozan Mustafa Sandal'ın da dediği gibi: Malesef ruhu yok.

Bu yeniden çevrim filmimize gelecek olursak, `lat den ratte komma in`'i izledim bir de yeniden çevrimini izleyeyim diyorsanız; doğru yerdesiniz. Oturun izleyin keyfini çıkarın. Üstüne bir de filmin aslını tekrar izleyip kıymetini anlayın.

"Farkı buldum gabiba"

lakin eğer yukarıda bahsi geçen filmi izlemediyseniz yeniden çevrimini izlemektense, -en azından önce- aslını izleyiniz derim. bu nacizane fikrimdir. tam olarak tabir etmek gerekirse; bir tablonun üzerine kopya kağıdı koyup daha basit malzemelerle tabloyu taklit etmekten bahsediyorum. bu sadece "önceki filmin aynısını çekmiş olmak" gibi bi anlamda değil. aynısı olmasının yanı sıra, bu yeniden çevrimde yönetmen aslının -her yönden- kalitesine yaklaşamamıştır bile. yönetmen amerikan sineması için bir "avrupa filmi" çekmiş gibi görülebilir ilk bakışta. ancak bu iki filmi ard arda izlediğinizde, yeni çekilenin ne kadar da basite kaçtığını ve ancak aslını anımsatacak bir kopya olduğunu gayet net bir biçimde anlıyorsunuz. renklerinden planlarına `lat den ratte komma in` ben buradayım diyor. hatta -bana göre- filmin en stilize ve can alıcı sahneleri olan hastane ve havuz sahneleri de "nasıl çekilir? nasıl çekilmez?" konusunda ders olabilecek kadar başarısız olmuş ikinci filmde. amerikalı kan görmek isterse orasını bilemem tabi.(Noi elinde bir kazan kanla sizi bekliyor olacak.)

"Birinde kız sarışın erkek kumral, diğerinde tam tersi=)"

iki filme de spoiler
işin senaryo tarafına gelecek olursak; nedendir bilinmez ancak çok önemli bi" nokta es geçilmiş son çevrimde. vampir kızımızın her defasında "ya ben kız değilsem" gibisinden serzenişinin aslı olan, onun hadım edilmiş bir erkek olması tamamiyle yok sayılmış. filmin bütün yapısını tamamiyle etkileyen bu nokta üzerinde durulmaması filmden alınabilecek tadı fazlasıyla etkiliyor. ek olarak bu mevzuyla bağlantılı olan `owen`(eli)'ın babasıyla olan garip ilişkisine de pek girilmemiş.
iki filme de spoiler

sözün özü: ilk filmi alalım, orasını burasını budayalım, al sana yeniden çevrim.

ilk filmi izlemeyen sevgili sinema sever dost; gel sen önce ilkini izle. onun bir tadına var. kararını sonra kendin ver.

17 Eylül 2010 Cuma

Hem damağa, hem kulağa: Soul Kitchen



izleyin dinleyin yemeğinizi de kendiniz yapın artık.

Yok Fatih Akın ayakları daha yere basan bi film yapmalıymış. Önceki filmlerinden sonra çok gevşek olmuş gibisinden yorumlar söylene gelmişti film vizyona girdikten sonra. Adam hissettiği gibi yapmış. Hani kült deriz ya ona buna. İşte bu film bence yemekleriyle müzikleriyle karakterleriyle tam bir kült olmuş.

izledik beğendik, biraz zorlansam da bulmakta sound track albümünü edindim illegal yollardan. dinledikçe bir daha izler gibi oldum. Fatih Akın yemeğin sosu misali şahane müziklerle süslemiş filmini. Albümü dinledikten sonra bu daha da bir anlaşılıyor.

özellikle dibimizdeki ülkeden Sidhropoulos Paulos insanıyla bizleri tanıştırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu albümdeki benim için favori track da kendisine ait olan "To Blues Toy Paliokaraboy" dur tabii ki. Dinleyiniz dinletiniz. Teşekkürler Fatih...


Anna'ya ve Moritz Bleibtreu'ya da bir alkış tutmadan geçersem çok ayıp olur. Ama özellikle Anna tabii ki. Türkiye'ye falan gelirsen haber ver de evlenelim tamam mı canım.

Soul candır...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Reha Erdem Filmografisi


Daha geniş kapsamlı bir yazı ile karşınızda olacak bu post ancak; hem yüz görümlüğü hem de karalamak açısından bir iki çizik atayım dedim. Bu girizgah'ı da; eğer bugün (günümüz sinemasından bahsediyorum - ustalara saygı) yükselen bir Türk Sineması var ise bana göre en önemli isim olan Reha Erdem ile ilgili bir kaç cümle yazmak istedim. Tam olarak nasıl bu kadar içine girdim onun dünyasının ve kurgulamak - anlamlandırmak istediğin şeylerin ancak özellikle yıllar geçtikçe eksik olan parçaları benim kafamdaki yerlerine oturtacak şekilde yerleştiriyor.

Hikaye kurgusundaki kusursuzluğu ve aslı parçalanmış gibi gözüken salt bütünlüğü zaten iyi iken, şimdi görsel anlamda da bizleri her bir karede farklı alemlerin içerisinde seyahat ettiriyor. Bu onun Türk Sinemasında gelişen ve yeni çağ olarak nitelendirilen bir çok unsurun da bir arada bulundurmasını sağlıyor.

Böyle bir başlangıç sonrası kısa vakit içerisinde bu postu toparlayacağım...