23 Eylül 2012 Pazar

"Özgürlük Yanılsaması"

"Selahattin Hilav'ın dediği gibi, felsefenin katkısı belki de en çok ideolojilerin sorgulanmasında olacak. İdeolojiyi tüm sınıflı toplumlarda egemen güçlerin kendi sömürü ve baskılarını örtme yolları olarak tanımlarsak, kapitalizmle bunun çok daha rafine şekillerde, bilimsellik kisvesi altında, rakamlarla oynayıp, yıldızlı kavramları kullanarak yapıldığını görüyoruz. İşte bu yüzden, ideolojinin örtüsünü kaldırıp toplumsal gerçekliği anlamamızı sağlayacak kavramsal araçları geliştirmek, çağımız sosyal ve politik felsefesinin en temel görevlerinden biri. Son sözü melih Cevdet Anday'a bırakıyorum.


Defne Ormanı
Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyoarlardı, çünkü ekmeklerini 
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı Likya

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Feslsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hala yeşil bir defne ormanı altında."

"Kahkaha Benden Yana"

1836
"Az önce insanların neşesine neşe kattığım
bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler
döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı
-fakat ben ayrıldım- bu çizgi dünyanın yörüngesi
kadar uzun olmalı--------------------------
-------------------------------------------
----- ve ben kendimi vurmak istedim."

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Reprise for Reprise

Kimya okudu. Çok parlaktı.

Sınıfının en iyisiydi.

Amerika'daki bir ilaç firması onu havada kaptı.

Ama kız arkadaşı uzaktan ilişkiyi yürütemedi.

Depresyona girdi. Onsuz işlevini yitiriyormuş.

O da işini bırakıp evine döndü.

Birkaç hafta sonra kız onu terketti. Artık onu sevmiyormuş.

İşine geri dönemedi. Şimdi annesiyle kalıyor.




Sen de annenle kalmıyor musun?

7 Haziran 2012 Perşembe

Yazamıyorum, öyleyse yokum: Reprise (2006)


-Neden bu kadar tutulduk bu filmlere?
-Kimilerinde kendimizi kaybettik. Kimilerinde de kaybettiklerimizi bulduk.


Philip:Yayınlatacak mıyız, yayınlatmayacak mıyız? Yoksa... 
...korkularınla yaşamak mı istiyorsun sadece?
Erik:Tereddüt etmemizin bir nedeni var.
Philip: Anlayamadım.
Erik: Önce sen durdun.Philip: Evet durdum, 
ama tekrar yürüyebilirim.
Erik: Gerçekten dünyayı buna maruz bırakmak istiyor musun?
Philip: Hadi bitirelim şu işi. İşte her şey şu anda başlıyor.


Posten!              



Joachim Trier'in ilk filmi. Bir Fransız filmi izlermiş hissi uyandırıyor izleyicide ilk başlarda. Hatta Fransız yeni dalgasından fazlasıyla etkilendiği aşikar. François Truffaut, Godard falan filan. Nerelerden etkilendiği, izlerken neye benzediği zerre umurumda değil bunun yanında. 


Erik ve Philip edebiyat ve yazarlık idealinde buluşmuş iki sıkı dost.Yazıyorlar, okuyorlar bazen aynı kitabı yazıyorlar aynı yazara kafayı takıyorlar(Sten Egil Dahl - Biraz Salinger'i andırıyor). İkisi de bir an önce kitaplarını yayınlatmak için can atarken sonunda o gün geliyor. Philip'in kitabı kabul görüyor ve basılıyor. Ama bir bakıyoruz ki Philip olmak istediği yerdeymiş gibi görünse de aslında bambaşka bir yerde. Belki de Philip'in yazdığı bu kitap derinlerde bir yerleri tetikliyor. Bir anda 6 ay sonrasına gittiğimizde Philip'i bir akıl hastanesinden taburcu olurken görüyoruz. ...ve hikayemiz başa sararıyor ve başlamadığımız yere geri dönüyoruz. 



Batı Yakasından Şımarık Zengin Çocukları

Philip'in kazağından çıkan bir saç telinden mütevellit birden kaşımızda Kari belirir. Acaba Philip Kari'nin aşkına mı dayanamamıştı yoksa kitabının yayınlanmasına mı? Bence kafayı yiyesi vardı. Hazır bahane de varken bu yolu seçti. Neyse şaka şu yana edebiyatla ilgilenen Philip gibi karışık bir bünyenin de normal davranması beklenemez herhalde. Bu noktadan sonra yazarlık meselesi bir kenarda durur Philip için ve o eski aşkında kalmıştır. Geçmişte yaşadıklarını yeniden yaşamaya çalışsa da bir şekilde tutunamaz. Anılar ve gerçekler arasında kalır. Bur ikilemde kaldıkça da iş daha da içinden çıkılamaz duruma gelir. Ta ki Kari psikoloji okumaya karar verene kadar.


Aşk mı ideal mi? Yoksa ideal aşk mı? Kari ve Philip'i karışımıza alıp bu soruları sormak lazım aslında.


Philip'in kafayı yiyerek şansını denemesi sonrası sıra Erik'e gelir. Başarıya ulaşınca kız arkadaşını terkeden tırt adamlar gibi kitabı basılınca kız arkadaşını terketme yoluna gider. Tabi bu da her şeyi yoluna koymaz. Uzaklara gider ve kendisini oralarda bir yerlerde bulur. Yazar yazar ve yazar.  


Zaman normal seyrinde giderken kendi içinde ileri ver geri sayar bu hayatlar. Şartlar değişir idealler aynıdır belki ama kimisi buna ulaşmıştır kimisi olması gereken idealini bulmuştur. 



Edebiyat, müzik, dostluk, gençlik sanrıları gibi şeyler size yakınsa oturun bir akşam izleyin ve zevk alın. Ama daha somut dertler varken ne işim var benim böyle havadan sudan işlerle diyorsanız boşverin. Size film mi yok.


31 Mayıs 2012 Perşembe

Can ve Sıkıntısı.




"insan hayatı bir hata olmalı. bu insanın tatmini güç ihtiyaçlardan mürekkep bir varlık olmasından yeteri kadar açık biçimde görülür; ayrıca bu ihtiyaçlar eğer tatmin edilirse, elde edeceği şeyin tümü bir acısızlık durumudur, eriştiğinde yapabileceği tek şey kendisini can sıkıntısının kollarına terk etmektir. bu kendi başına hayatın bir değeri olmadığının en kesin delilidir, çünkü can sıkıntısı hayatın boşluğu hissinden başka bir şey değildir. söz gelimi hayat, varlığımızın özünü oluşturan şeyi arzulama, eğer kendi başına müspet ve gerçek bir değere sahip olmuş olsaydı, can sıkıntısı dediğimiz şey var olmazdı; kendi başına hayat bize yeter, bizi tatmin eder ve başka bir şey istemezdik."


Arthur Schopenhauer
Hayatın Anlamı

25 Aralık 2011 Pazar

At ve Nietzsche: The Turin Horse (2011)

------------------------
Nietzsche 3 Ocak 1889'da Torino'da, Via Carlo Alberto'daki 6 numaralı
kapıdan sokağa adımını atar. Belki yürüyüş yapmak, belki de
postaneden mektuplarını almaktır amacı. Kendisine uzak olmayan ya da
fazlasıyla uzakta kalan bir fayton sürücüsü de inatçı
atına söz dinletemiyordur. Faytoncunun tüm baskılarına rağmen,
hareket etmeyi reddediyordur at. Akabinde ismi muhtemelen
Giuseppe? Carlo? Ettore? olan faytoncunun sabrı taşar
ve kırbacını eline alır. Nietzsche, kalabalığın yanına gelir ve o ana dek öfkeyle
köpüren sürücünün acımasız sahnesini sona erdirir. Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche
birden faytona atlar ve kollarını atın boynuna dolayıp
hıçkırarak ağlar. Komşuları Nietzsche'yi evine bırakır. İki gün boyunca bir divanda
hareketsiz ve sessizce dinlenir Nietzsche. Ta ki son sözlerini
mırıldanıncaya dek: "Mutter, ich bin dumm,"
(“Anne, ne aptalım!”) Ve yaşamının kalan son on yılını,
uysal ve delirmiş bir şekilde annesinin ve kız kardeşlerinin
himayesi altında geçirir. Atın akıbeti hakkında ise...
Hiçbir şey bilmiyoruz.
------------------------*

İşte bu film o at hakkında. Ya da o hiçlik, Atın ve Nietzsche'nin hiçliği hakkında.

------------------------
Palinkam bitti.
Bir şişe verir misin?

Ver şuna biraz.

- Neden şehire gitmedin?
- Rüzgâr çok şiddetli esiyor.

Nasıl yani?

Ortalığı mahvediyor.

Neden mahvetsin ki?

Çünkü her şey mahvoluyor.

Her şey değersizleşti.

Fakat şunu söyleyebilirim ki,
onlar mahvetti ve değersizleştirdi her şeyi.

Çünkü sözde masumane
insani yardımla gelen...

...bir çeşit afet değil bu.

Tam tersine...

İnsanın kendi kararlarıyla ilgili bu,

...kendi kararlarının
kendisinin önüne geçmesiyle.
Tabii ki bunda Tanrı'nın da eli var,

...hatta bana kalırsa,
büyük bir payı var.

Ve bu pay ne olursa olsun,

...hayal edebileceğin en korkunç
yaratılışa sahip.

Çünkü görüyorsun sen de,
dünya bayağılaştı.

Benim ne söylediğimin bir önemi de yok,

...çünkü her şey satın
alınarak değersizleştirildi.

Sinsi, alçakça bir savaşla
ele geçirdiklerinden beri,

...her şeyi adileştirdiler.

Her neye dokundularsa,

...ki her şeye dokundular,
onu değersizleştirdiler.

İşte bu nihai zafere kadar giden yoldu.
Muzaffer bir sona doğru giden.

Ele geçir, değersizleştir.

Değersizleştir, ele geçir.

Ya da istersen farklı şekilde de
ifade edeyim:

Dokun, değersizleştir
ve dolayısıyla ele geçir.

Ya da; dokun, ele geçir
ve dolayısıyla değersizleştir.

Durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor.

Yüzyıldan yüzyıla, her çağda.

Bazen sinsice, bazen kabaca,

...bazen kibarca, bazen acımasızca,

...ama durmaksızın devam ediyor.

Değişmeyen tek şey ise şekli,

...pusudaki bir sıçan saldırısı gibi.

Çünkü bu mükemmel zafer,

...diğer taraf için de
aynı şekilde gerekliydi...

Mükemmel, bir şekilde önemli
ve asil olan her şey...

...böylesi bir savaştan kaçınmalı.

Herhangi bir mücadeleye girmemeli,

...bu sadece bir tarafın
aniden mükemmelliğini,

...büyüklüğünü ve asilliğini
kaybetmesi demek.

Şimdi kurdukları pusudan yönettikleri
dünyaya saldırıyor bu kazanan galipler...

...ve birilerinin onlardan
bir şey saklayabileceği...
...küçük bir köşe dahi yok.

Ellerini attıkları her şey
zaten onların çünkü.

Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz
şeyler bile, ki onlar her yere ulaşır,

...onların.

Çünkü gökyüzü şimdiden onların,
düşlerimizin olduğu gibi.

Onların zaman, doğa...

...ve sonsuz sessizlik.

Hatta ahlaksızlık bile onların,
anladın mı?

Her şey ama her şey
sonsuza dek kayboldu!

Ve o asil, önemli...

...ve mükemmel pek çok şey orada kaldı,
bilmem izah edebildim mi?

O noktada çark ettiler,

...durup anlamaya başladılar,
ve kabul etmek zorunda kaldılar,

...ne tanrının
ne de tanrıların olmadığını.

Mükemmel, önemli ve asil olanın ise...

...bu doğruyu en başından beri anlayıp
kabul etmesi gerekiyordu.

Tabii onlar bunu anlamaktan
oldukça yoksundu.

İnanmış ve kabul etmişlerse de,
bunu anlamamışlardı.

Şaşkın ama boyun eğmemiş bir şekilde
orada dururlarken...

...bir şey oldu ve,
beyinlerinde çakan bir kıvılcım,

...sonunda onları aydınlattı.

Ve birden ne tanrının
ne de tanrıların olmadığını fark ettiler.

Birden ne iyinin
ne de kötünün olmadığını gördüler.

Akabinde görüp anladılar ki,

...eğer öyleyse aslında
kendileri de yoktular!
------------------------*


...ve aslında hayat bu kadar basit,
bir patates kadar,
pişmiş ve çiğ patates arasındaki fark kadar.

...Nietzsche'nin o ata bıraktıkları kadar basit. Filmde çalan müzik kadar basit. 2.5 saatlik 3-5 plandan oluşan bir filmi bir çırpıda izlemek kadar basit. Senin orada olman kadar basit.

Tek başınıza izleyin...

*Altyazıdan alıntılar: Turgay Yıldıran

23 Ocak 2011 Pazar

İki Film Arasındaki 7 Fark: "Let Me In(2010)"

Bundan iki sene evvel dün (22 Ocak 2009) bir Let The Right One In yazısı yazmışız. Gel zaman git zaman Amerikalı gelmiş "Aga ben bunun aynısının tıpkısını çekerim." demiş. Ne yalan söyleyeyim sözünde de durmuş. Adam oturmuş uğraşmış aynısını çekmiş. Ancak büyük ozan Mustafa Sandal'ın da dediği gibi: Malesef ruhu yok.

Bu yeniden çevrim filmimize gelecek olursak, `lat den ratte komma in`'i izledim bir de yeniden çevrimini izleyeyim diyorsanız; doğru yerdesiniz. Oturun izleyin keyfini çıkarın. Üstüne bir de filmin aslını tekrar izleyip kıymetini anlayın.

"Farkı buldum gabiba"

lakin eğer yukarıda bahsi geçen filmi izlemediyseniz yeniden çevrimini izlemektense, -en azından önce- aslını izleyiniz derim. bu nacizane fikrimdir. tam olarak tabir etmek gerekirse; bir tablonun üzerine kopya kağıdı koyup daha basit malzemelerle tabloyu taklit etmekten bahsediyorum. bu sadece "önceki filmin aynısını çekmiş olmak" gibi bi anlamda değil. aynısı olmasının yanı sıra, bu yeniden çevrimde yönetmen aslının -her yönden- kalitesine yaklaşamamıştır bile. yönetmen amerikan sineması için bir "avrupa filmi" çekmiş gibi görülebilir ilk bakışta. ancak bu iki filmi ard arda izlediğinizde, yeni çekilenin ne kadar da basite kaçtığını ve ancak aslını anımsatacak bir kopya olduğunu gayet net bir biçimde anlıyorsunuz. renklerinden planlarına `lat den ratte komma in` ben buradayım diyor. hatta -bana göre- filmin en stilize ve can alıcı sahneleri olan hastane ve havuz sahneleri de "nasıl çekilir? nasıl çekilmez?" konusunda ders olabilecek kadar başarısız olmuş ikinci filmde. amerikalı kan görmek isterse orasını bilemem tabi.(Noi elinde bir kazan kanla sizi bekliyor olacak.)

"Birinde kız sarışın erkek kumral, diğerinde tam tersi=)"

iki filme de spoiler
işin senaryo tarafına gelecek olursak; nedendir bilinmez ancak çok önemli bi" nokta es geçilmiş son çevrimde. vampir kızımızın her defasında "ya ben kız değilsem" gibisinden serzenişinin aslı olan, onun hadım edilmiş bir erkek olması tamamiyle yok sayılmış. filmin bütün yapısını tamamiyle etkileyen bu nokta üzerinde durulmaması filmden alınabilecek tadı fazlasıyla etkiliyor. ek olarak bu mevzuyla bağlantılı olan `owen`(eli)'ın babasıyla olan garip ilişkisine de pek girilmemiş.
iki filme de spoiler

sözün özü: ilk filmi alalım, orasını burasını budayalım, al sana yeniden çevrim.

ilk filmi izlemeyen sevgili sinema sever dost; gel sen önce ilkini izle. onun bir tadına var. kararını sonra kendin ver.

17 Eylül 2010 Cuma

Hem damağa, hem kulağa: Soul Kitchen



izleyin dinleyin yemeğinizi de kendiniz yapın artık.

Yok Fatih Akın ayakları daha yere basan bi film yapmalıymış. Önceki filmlerinden sonra çok gevşek olmuş gibisinden yorumlar söylene gelmişti film vizyona girdikten sonra. Adam hissettiği gibi yapmış. Hani kült deriz ya ona buna. İşte bu film bence yemekleriyle müzikleriyle karakterleriyle tam bir kült olmuş.

izledik beğendik, biraz zorlansam da bulmakta sound track albümünü edindim illegal yollardan. dinledikçe bir daha izler gibi oldum. Fatih Akın yemeğin sosu misali şahane müziklerle süslemiş filmini. Albümü dinledikten sonra bu daha da bir anlaşılıyor.

özellikle dibimizdeki ülkeden Sidhropoulos Paulos insanıyla bizleri tanıştırdığı için ne kadar teşekkür etsek azdır. Bu albümdeki benim için favori track da kendisine ait olan "To Blues Toy Paliokaraboy" dur tabii ki. Dinleyiniz dinletiniz. Teşekkürler Fatih...


Anna'ya ve Moritz Bleibtreu'ya da bir alkış tutmadan geçersem çok ayıp olur. Ama özellikle Anna tabii ki. Türkiye'ye falan gelirsen haber ver de evlenelim tamam mı canım.

Soul candır...

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Reha Erdem Filmografisi


Daha geniş kapsamlı bir yazı ile karşınızda olacak bu post ancak; hem yüz görümlüğü hem de karalamak açısından bir iki çizik atayım dedim. Bu girizgah'ı da; eğer bugün (günümüz sinemasından bahsediyorum - ustalara saygı) yükselen bir Türk Sineması var ise bana göre en önemli isim olan Reha Erdem ile ilgili bir kaç cümle yazmak istedim. Tam olarak nasıl bu kadar içine girdim onun dünyasının ve kurgulamak - anlamlandırmak istediğin şeylerin ancak özellikle yıllar geçtikçe eksik olan parçaları benim kafamdaki yerlerine oturtacak şekilde yerleştiriyor.

Hikaye kurgusundaki kusursuzluğu ve aslı parçalanmış gibi gözüken salt bütünlüğü zaten iyi iken, şimdi görsel anlamda da bizleri her bir karede farklı alemlerin içerisinde seyahat ettiriyor. Bu onun Türk Sinemasında gelişen ve yeni çağ olarak nitelendirilen bir çok unsurun da bir arada bulundurmasını sağlıyor.

Böyle bir başlangıç sonrası kısa vakit içerisinde bu postu toparlayacağım...

11 Nisan 2010 Pazar

ROLL'dum, BİR+BİR OL'dum

Gittik gidiyoruz derken ROLL dergisi geçtiğimiz aylarda hayata veda etmişti. Zaten muadili dergilerin oldukça kısıtlı olduğu "basın" dünyamızda varlığı çoğu kişi tarafından hissedilmiyor olduysa da, yokluğu takipçileri üzerinde derin bir boşluk açmış olsa gerek.

Lakin Mart itibari ile eski ROLL yeni BİR+BİR yazarları kendilerini tutamadılar, iyi de ettiler ve yeniden karalamaya başladılar. Buyrun ilk sayıdan;


PUNK MANİFESTO
Temsilî İnsan Tabiatı ve Vivienne Westwood

JACK WHITE İLE FELSEFE DERSİ
Ruhî frekanslar

ALTIN AYI: “BAL”
Keskin ve kekre

BORIS VIAN DEVLET TİYATROSU’NDA
“İmparatorluk Kuranlar”ı Celal Kadri Kınoğlu anlatıyor

FENOMEN: “STAR WARS”
Kapitalizmin yeni ruhu

VİZYON: JIM JARMUSCH
Mutasyon çağı

NAOMI KLEIN’LA HASBIHAL
Lhasa, Sosa, Espinosa

MANO SOLO
Koşuyorum, öyleyse varım

VIC CHESNUTT
Ses ve öfke

KAMERA-GÖZ
İki seçenek

MOS DEF
Radikal bir kopuş lâzim

SELDA BAĞCAN
Ha buradaki kar ha oradaki kar

CHARLOTTE GAINSBOURG
Manyetik titreşim

TOM WAITS & BECK
Kelalâka mevzular derin bağlantılar

TARTIŞMA: PASCAL BONIFACE
Ferré, Camus, Henry

PORTRE: ERIC CANTONA
Ateş atı

JOE SACCO’DAN “GAZZE 1956”

Şiddetin mayası


UDI ALONI VE “BİR YAHUDİ NE İSTER?”
Mesih’in devrimci dili

ŞEFİN TAVSİYESİ
Kafka usûlü soya çorbası



1 Nisan 2010 Perşembe

7.Yıldız Kısa Film Festivali / 3-7 Mayıs 2010

Bu yıl yedincisi düzenlenecek olan Yıldız Kısa Film Festivali, amatör sinemacılara destek olmaya devam ediyor. Festivale katılan filmleri toplamda 20 saati aşan gösterimlerle izleyiciyle buluşturacak olan festival; panel, söyleşi ve atölye çalışması gibi etkinliklerle eser sahiplerinin, sadece katılımcı olmaktan ziyade, izleyici ve profesyonellerle etkileşim içinde olacakları bir zemin oluşturmayı hedefliyor.

Yıllardır istikrarla başarı grafiğini arttıran ve öğrencilerin düzenlediği ve katılım gösterdiği en büyük kısa film organizasyonu olma niteliğindeki Yıldız Kısa Film Festivali, ulusal ve uluslar arası çapta tüm kısa film yönetmenlerinin buluşma noktası olmaya ve genç yönetmenlere kendilerini ifade etmek ve geliştirmek adına önemli olanaklar sunmaya devam ediyor.

Festival kapsamında düzenleyeceğimiz paneller ile profesyonel sinemacılarla amatör yönetmenleri buluşturarak katılımcı bir platformda genç yönetmenlerin kendilerini daha iyi ifade edebilmelerini, amatör ve profesyonellerin arasında iletişim ortamının doğmasını hedefliyoruz. Festival boyunca her gün sürdürülecek olan kısa film gösterimleriyle genç sinemacıların eserlerini sergilemek, kendilerini geliştirmelerine katkıda bulunmak ve onları daha çok film üretmeye teşvik etmeyi amaçlıyoruz.

Yıldız Kısa Film Festivali, ülkemizde üretilen kısa filmlerin bağımsız duruşlarını bir değer olarak görüyor ve bu değeri sizlerle paylaşıyor.


http://www.yildizkisafilm.org/

12 Mart 2010 Cuma

Alt-Vizyon (4)

Uzunca bir aradan sonra bloğumuzun bu bölümüne de yeniden can vermek gerek. Bu yeni başlangıcımızı kuzey ülkelerinden 2 filmle taçlandıralım(taçlandırmak).

Den brysomme mannen (2006): Sorun nedir? Nasıl yaratılır? Fimin bizde sunulan adı "Sorun Yaratan Adam" olmasından mütevellit geldi aklıma bu sorular. Tabi adamımızın öyle aksiyon filmleri hesabı bir sorun yaratma kapasitesi olduğu da söylenemez. Asıl sorun hayatındadır benim görüşüm. İşin özü; adamımız daha önce hiç gelmediği ve oraya da nasıl ve neden geldiğini anlamadan, yepyeni ve oldukça düzenli bir şehirde yaşamaya başlar. İşinden, eşine her şey düşünülmüş ve bir makine gibi işlemektedir. Sorun da buradan kaynaklanır zaten. Adamımız "Andreas" "Yeter" der ve zincirleri kırmaya çalışır ve "sorun" da burada çıkar...imdb

Noi Albinoi (2003): izlandalı Yönetmen Dagur Kari'nin 4. filmi olmanın yanı sıra, festivallerde de birçok ödül alarak adını duyurmaya başladığı filmi de diyebiliriz bu film için. Filmimiz izlandanın soğuk (haliyle) ve de oldukça küçük bir kasabasında yaşayan Noi'nin hikayesini anlatıyor. Onun hayata bakışını yer yer fazlasıyla sakin ve yeri geldiğinde de bir o kadar da vurucu bir biçimde anlatmış yönetmen. Yurdumuzda Tutunamayanlar(Voksne Mennesker) adıyla yayınlanmış olan bir sonraki filmi öncesi bir tutunamayan portresi çizmiş de denilebilir. (Tutunamayanların neye tutunamadıkları ve de tutunanların neye tutunduğu meselesi daha sonraki bir tartışma konumuz olarak bu parantez arasında saklı kalsın) Ben bir kış sabahı izlemiştim bu filmi. Ama siz hala izlemediyseniz kışa kadar beklemeyin derim...
Not: Bu arada yönetmenimizin de kendi grubu olan Slowblow tarafından yapılmış olan müziklerine de pek denilebilecek bir şey yok.imdb

Neden? : İki filmimizdeki iki karakter de çevrelerindeki hayata fazlasıyla uyumsuz kişilerdir. Yeri gelir çırpınırlar ancak kurtulamazlar bir türlü. Kuzey ülkelerinin o bize garip gelen espri anlayışı yer yer içimizi ısıtırken(içimizi ısıtmak) sonunda iki adamımızda yegane hedefe; ana rahmine dönmeye çabalarlar. İyi seyirler...

9 Mart 2010 Salı

Oscar Amca mı? Sam Amca mı?

Şöyle bir baktım da aylar olmuş buraya yazamayalı. Askerlik vesilesiyle yazamadım aylardır. Sonra döndük askerden, haliyle yeniden bir şeyler yazmak biraz zor oldu. Bünyede üşengeçlik olması da bunda etken tabi.

Bir döndük Serhat neler olmuş. Sinema dünyası çalkalanmış. Tartışmalardan uzak kaldığımız yerde de bir nebze "Nefes"e yaklaşmışız. Sonrasında da bir baktık oscar ödülleri gelmiş çatmış ki ne görelim "the hurt locker" almış (oscar) amcayı. bir "crash" hadisesi daha yaşamışız benim kanımca.

"İyiliksever Amerikan askeri"
Amerika semalarında neler olursa oscar'a da o yansıdı yine, son senelerde olduğu gibi. İyi güzel filmdir bazılarımız için belki "the hurt locker" ama gerek ödülü alması gerekse peşi sıra yönetmen ablamızın yaptığı "ulusa sesleniş" konuşması fazlaca miğde bulandırdı. gerçi oscar amca çok da umrumda değil ama gene de insan az da olsa "yapmayın be çocuğum" demek istiyor.

Kimimiz de bu filmle "Nefes"i karşılaştırma gafletinde bulunup "Nefes'de de rerere rörörö" gibisinden yakınmalarda bulunmuş "the hurt locker"ın ödülü almasıyla gelen eleştiriler sonrası. Şimdilik bu konudaki cevap hakkımı saklı tutarak "Nefes"den bir M-16 gölgesiyle veda etmek istiyorum sizlere. Jeremy'nin elindekine ne kadar da çok benziyor. Herşeyi de onlardan kopya ediyoruz. Cık cık cık...


9 Aralık 2009 Çarşamba

Back to the Blog

İnternet, medeniyet ve herbirşeyden uzak kalınması dolayısıyla uzun süredir bu sayfalarda yeni bir şeyler görülmemekteydi...

Ocak 2010 itibari ile yine yeni yeniden kavanozdan dışarı bakacağız. Görüşmek üzere...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

REVOLVER

"Zor film" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan filmdir. "zor film" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (filmi yaratanın sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (izleyicinin sahip olması gereken zihin). özgür zihin ise; sittin senedir tarçın ekleyerek ya da çikolatalı sosla yediğimiz bir tatlının önüne karabiberle konulması halinde çok yaygara koparmayan zihindir.
Şimdi "zor film" kelimesi yerine "satranç" kelimesini koyalım:
"satranç" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan oyundur. "satranç" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (beyaz taşların sahibinin sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (siyah taşların sahibinin sahip olması gereken zihin).
zor film, zor şey
satranç, zor bir oyun
"revolver" zor bir film, evet!filmin konusunu orada burada okuyabilirsiniz, yorumlar değişecektir.yönetmen, oyuncular vs eleştirilecektir.fakat "şimdi beni şahane hissettirecek bir filmle karşı karşıyayım!" diyerek, düşünerek ya da zannederek diyelim, koltuğunuza kurulduğunuz sürece "zor film"ler "kötü film" damgası yiyecektir ki tartışmaya açık bir konudur -her konu gibi-. film çok iyi hisler ya da durumlar oluşturmuyor, çoğu insan bir bütünlük de ihtiva etmediğini düşünüyor. hatta "özentivari", "birşundanbirbundancı" olduğunu da düşünenler var. ama benim zihnime güzel bir şekilde yerleşti, izleyiniz diyorum.

1 Haziran 2009 Pazartesi

DOCUMENTARIST 2009 - İstanbul Belgesel Günleri

2008'de pek başarılı belgesellerle başlamış olan DOCUMENTARIST, bu yıl da aynı hızla devam edecek gibi görünüyor.


Dünyanın dört bir yanından nitelikli belgeselleri İstanbul’a taşıyan DOCUMENTARİST – İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran Salı günü altı salonda birden yapılacak gösterimlerle başlıyor. Açılışı Hollanda Konsolosluğu bahçesinde gerçekleşecek olan etkinlik, dünyanın en saygın festivallerinden seçilen 50’den fazla yabancı film ile 20 yerli belgeseli seyirciyle buluşturuyor.

DOCUMENTARIST hafta boyunca, Finlandiya’da sinema dersi vermek üzere gelen YLE belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, Hollanda’dan Mercedes Stalenhoef, Romanya’dan Thomas Ciulei, Fransa’dan Xavier Marquis, Finlandiya’dan Nina Normann, eleştirmen Anca Yvette Gradinariu ile son dakika konuğu olarak Britanya’nın ünlü belgesel festivali Sheffield Doc/Fest’in programcısı Hussain Currimbhoy’u konuk olarak ağırlayacak. 7 Haziran’da vereceği Sinema Dersi’nde Ikka Vehkalahti, yapımcı olarak Hindistan ve Afrika’da gerçekleştirdiği projelerini anlatacak. Currimbhoy ise ortak-yapımcı ve fon arayışları konusunda belgeselcilere önerilerde bulunacağı bir panel gerçekleştirecek.

7 Haziran’a kadar sürecek gösterim ve etkinlikler, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Hollanda Konsolosluğu Union Church, Goethe-Institut İstanbul ve Kadıköy Beksav’da gerçekleştirilecek. Etkinlik biletleri mybilet üzerinden ve gösterim salonlarından alınabilir.

www.documentarist.org



29 Mayıs 2009 Cuma

Mevzumuz : afiş

Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs... Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta "güzel" olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki...


CLOCKWORK ORANGE :

Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.

WALL-E :

Sanıyorum "sevimli" filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce "aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur." diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.



THE HOURS:

yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet... ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.


WRISTCUTTERS:

Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise "sok gözüne mevzuyu" afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. "yakışır" demek istiyorum.






devam edecek...












27 Nisan 2009 Pazartesi

2009 Cannes İlk Bakış

Cannes Film Festivali önümüzdeki haftasonu başlayacak, şimdilik elimizde oyuncu kadrolarından başka hiçbir şey yok, o yüzden yarışma bölümünde yer alan önemli isimlere kısacağa değineceğiz, daha sonra okuduklarımızı anlatan bir şeyler de yazarız umarım.

Andrea Arnold 2006 yılında son filmiyle jüri özel ödülünü kazanmış bir isim, yeni filmiyle yarışma bölümünde yer alıyor. Pedro Almodovar daha önce en iyi yönetmen ve senaryo ödüllerini kazandığı festivalde üçüncü kez şansını deneyecek. Jacques Audiard uzun bir süre sonra Cannes'da yarışıyor. Marco Bellocchio defalarca önemli festivallerde yarışmış, ünlü bir isim, yarışma bölümünün en yaşlı isimlerinden. Jane Campion palmiyeyi ikinci defa almak için burada. Heneke Cache’den dört yıl sonra tekrar şansını deniyor, funny games in tekrar çekimini saymazsak uzun bir ara sayılır, yarışma bölümünün en dikkat çeken isimlerinden. Ang Lee Berlin ve Venice’de daha önce en iyi film ödüllerini kazanmıştı, Cannes’da ikinci kez yarışacak. Ken Loach palmiye aldıktan sonra Venice’e uğradı bir sonraki filminde, şimdi tekrar Cannes’da. Lou Ye son iki filmi Cannes’da yarışmış ama başarılı olamamış bir yönetmen, şu ana kadar dünya çapında tanınırlığı yakalamış bir isim değil. Gasper Noe çok konuşulan İrrreversible’dan yedi sene sonra tekrar Cannes’da. Park Chan Wook Old Boy filminden sonra ikinci defa yarışma bölümünde. Tsai Ming Liang daha önce bir kısmını Paris’te çektiği What time is it there filmiyle Cannes’da yarışmıştı, yine Fransa’da çekti son filmini, oyuncu kadrosunda Jeanne Moreau ve Jean Pire Leaud da var. Lars Von Trier de alışık olduğumuz üzere yeni filmini Cannes’da görücüye çıkartıyor. Aynı zamanda Resnais ve Tarantino’da yeni filmleriyle prestij amaçlı olarak yarışma bölümünde yer alıyorlar. Resnais'ye jürinin özel ödül vereceğini tahmin ediyorum ama Tarantino'nun hala neden yarışma bölümüne alındığını anlamakta zorlanıyorum. Tarantino'nun yarışmayı kazanamayacağına rağmen yarışmaya dahil olması ve organizasyonun onu yarışmaya alması bu yazının konusu değil, Cannes film festivali olgusunu tartışırken bunu incelemek gerek, bir sonraki yazımızda buna da kısaca değiniriz.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Alt-Vizyon (3) - Cannes Galipleri

Önümüzdeki ay Cannes var, bu haftada program açıklandı, o zaman bizde geçen seneki ödüllü filmlerden öneride bulunalım dedik alt-vizyonda bu hafta.

Ben Hariç Herkes Ölsün, geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivalinde gösterildi, bizde görme fırsatı bulduk. Film geçtiğimiz sene Cannes'da Altın Kamera Mansiyon Ödülünü kazandı-altın kamerayı geçtiğimiz günlerde vizyona giren açlık kazandı. Altın Kamera Ödülü bir yarışma sonucunda verilen bir ödül değil, Cannes'da gösterimi hakkı kazanan filmler arasından-bu ödülü kazanmak için filmin yönetmenin ilk filmi olması şart ve bu arada filmin yönetmeni de 1982 doğumlu- festival komitesinin seçtiği filmler bu ödülü kazanıyor ve böylece yönetmenler daha ilk filmlerinden dünyanın birçok yerinde gösterim şansı yakalıyor ve olanakları artıyor.

Ben Hariç Herkes Ölsün okulun düzenlediği baloya gitmek isteyen üç gencin iki üç günlük hikayesi. 15, 16 yaşındaki kızlarımız için balo her şeyden önemlidir, hatta sonsuza kadar süreceklerini söyledikleri arkadaşlıkları bile balo istenciyle çiğnenecektir. Film bu yaşların sınırsız coşkusunu, aile baskısını, verilen sözlerin ve arkadaşlıkların uçuculuğunu, karşı cinse olan sonsuz merakı gündelik diyaloglarla anlatmak istemiş. görüntüye güvenen, montajın nimetlerinden yararlanmak istemeyen bir çekim var filmde, hafif kameralarla hareketli çekimler yapılmış, çocukların telaşını yakalamak adına. basit, zorlamayan ve iyi çekilmiş bir film Ben Hariç Herkes Ölsün, es geçilmemesi gerek. imdb

Kornél Mundruczó'nun Delta'sı Cannes'da geçtiğimiz sene yarışma bölümüne seçildi, yönetmen Cannes da yarışan en küçük isimdi-1975 doğumlu- ve film gazeticilerin verdiği fibresci ödülünü kazandı.

Kornél Mundruczó 25 yaşında film çekmeye başlamış birisi ama bugüne kadar ismini duyurduğunu söylemek zor, Delta filmi onun uluslarası ilk çıkış. Delta yıllar önce ayrıldığı baba toprağına dönen Mihail'in burada babasının adına bir ev yapma çabasını konu ediniyor. Mihail geldiğinde yapayalnızdır, evine döndüğünde kardeşiyle tanışır ve ev yapımında kardeşi onun en büyük yardımcısı olur.

Konuyla ilgili bir şey yazmak istemiyorum, çünkü fazlasıyla spoiler olacak. açıkçası bu filmi beğenmedim. mihail karakteri son dönem türk filmlerinde de sık sık gördüğümüz dertli, suskun, atipiye tutulmuş adamlardan. bu film her ne kadar çok farklı bir konu işler gibi gözükse de küçük mahallede ötekine yer yok düşüncesinin bir tezahürü olmanın ötesine geçmiyor. dil olarak beğenilebilir ama bana fazlasıyla tutuk geldi bu film, özellikle finalinin çok aceleye getirilmiş olduğunu düşünüyorum. yine de fibresci almış bir film, geçtiğimiz senelerde İklimler, 4 Ay 3 Hafta 2 Gün gibi filmlerin de bu ödülü aldığını hatırlatalım. imdb

23 Nisan 2009 Perşembe

Nuri Bilge Ceylan bu sene de juri koltuğunda

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivalinde "3 Maymun" filmiyle en iyi yönetmen ödülünü alan NBC bu sene de festival komitesi tarafından jüri üyeliğine seçildi. Bu seneki yarışma filmlerini de bugün yaptığı basın toplantısında açıklamış olan festivalin geçen seneki jüri başkanlığını muhalif oyuncu ve yönetmen Sean Penn yapmıştı.