Kate Winslet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kate Winslet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2009 Cuma

Revolutionary Road

“In a quaint caravan, there's a lady they call The Gypsy
She can look in the future, And drive away all your fears
Everything will come right, If you only believe The Gypsy
She could tell at a glance, That my heart was so full of tears
She looked at my hand and told me,My lover was always true
And yet in my heart I knew, dear ,Somebody else was kissing you
But I'll go there again,'Cause I want to believe The Gypsy
That my lover is true,and will come back to me some day..”

Ink Spot performansı eşliğinde, Frank’in (Leonarda di Caprio), April’i (Kate Winslet) bir partide görmesiyle başlar filmimiz...Tanışmalarının ardından April ile Frank’in yaşayacakları hakkında ilk kilit cümle Frank’den gelir..

April: Nelerle ilgilenirsin? Frank: (gülerek) Bu soruyu cevaplarsam yarım saat içinde ikimiz de sıkıntıdan ölmüş oluruz.
.............
Birbirlerine aşık çift Frank ve April Wheeler, “diğerleri gibi” olmak istemedikleri bir hayatı yaşayacaklarına inanmışlardır. Adı Revolutionary Road olan (Devrim Sokağı/Yolu) olan sokaktaki güzel evlerine taşınırlar. Frank sevmediği sıkıcı işinde çalışmakta, April ise, kimsenin beğenmediği bir performansla aktrislik hayallerine devam etmektedir. Birbirlerini çok seven çiftin arasındaki ipler, zaman içinde gerilmeye başlamıştır ve bir gün, herşeyi eskisi gibi yapmak ve rutinlikten kurtulmak adına, April Frank’a çok parlak bir fikirle! gelir...Yaz sonunda Paris’e taşınılacak ve herşeye yeniden başlanacaktır...Ancak işler planlandığı gibi gitmez, April’in sürpriz hamileliği ve Frank’in terfisi işleri karıştırır..
..........
Film boyunca, April in travmaları , Frank’ın gerilimleri ve ikisi arasındaki, ilişkilerini ve kendilerini sorgulama halleri inanılmaz gerçek, tanıdık ve kalbinize dokunuyor. Sıradan olmaktan kaçan ve ani bir kararla hayatlarını bildik rutinlerden kurtarmaya çalışan çift için, kendilerini keşif yeniden başlamakla kalmıyor, Frank alıştığı düzenin bozulmasına hazır olmadığını, olmaktan çok korktuğu “diğerleri” gibi olmaya başladığını, April ise çocukların aslında kendi için istemeden de olsa ikinci planda olduğu gerçeğini, kronik mutsuzluğuyla başa çıkamayacağını, istemediği o hayatı hep yaşamak zorunda kalacağı gerçeğiyle yüzyüze kalıyor. Bu arada ikisinin de birbirlerine ihanetleri karşısında Frank’in kendini suçlu hissetmesiyle bunu April’e söylemesi April’in ise kendi kaçamağından hiç bahsetmeye gerek görmediği, Frank’e çok net bir şekilde” seni artık sevmiyorum,..bana dokunursan çığlık atarım” dediği gerilimin, mutsuzluğun tavan yaptığı sahnelerdeki oyunculuklara şapka çıkartmak gerek.

Leonardo di Caprio, Kate Winslet’ın karşısında Titanik’ten beri, “kardeşi gibi görünme” sendromunu hala bize yaşatsa da, ikisinin de oyunculuklarının , kendinize sizin o travmaları yaşıyor olduğunuzu hissettirecek kadar iyi olduğunu tekrar belirtmek isterim. Micheal Shannon’un, bir süre psikiyatrik tedavi görmüş, zeki adam, John Givings rolünde, çifte hayatları hakkındaki gerçekleri acımasızlıkla yüzlerine söylediği sahneler, zaman zaman klişe bir oyunculukla sergilenmiş gibi görünse de;
“..Bir konuda çok memnunum. Hangi konuda olduğunu bilmek ister misin?
(eliyle April’in şiş karnını işaret ederek)..O çocuk ben olmayacağım için gayet memnunum...”
sahnesindeki repliği ve oyunculuğu ile filmin en çarpıcı sahnelerinden birine imzasını atıyor kanımca.


Final sahnelerine gelince, oyunculukların ders niteliğinde kabul edilebileceğini düşünmekteyim. Travmaların nasıl sonlandığının görülebilmesi adına son sahnelerden fazla bahsetmeyeceğim..

Revolutionary Road, hem iyi bir edebiyat uyarlaması, hem de gerçekten sıkı ve güzel bir kurguya sahip. Hepimizin aklından çoğu zaman geçen, “başkaları gibi olmak istememe” haline gerçekçi bir yaklaşım. Yine de “Hayallerin Peşinde” koşmayı bırakmamak adına, yazımı Ink Spot’un şarkısındaki manidar dizeleri hatırlatarak bitirmek istiyorum…

…………………………………..
She can look in the future, And drive away all your fears
Everything will come right, If you only believe The Gypsy
………….

..iyi seyirler..

Dip Not: Revolutionary Road, Richard Yates'in 1961 tarihli aynı adlı romanından Justin Haythe tarafından uyarlanan 2008 yapımı film. Yönetmenliğini American Beauty filmi ile Oscar ödülü kazanan Sam Mendes' yapıyor. Winslet, DiCaprio ve Kathy Bates bu filmle, 1997 yapımı Titanic filminden sonra ilk kez bir araya geliyorlar. Revolutionary Road aynı zamanda Kate Winslet'ın eşi Sam Mendes ile yaptığı ilk film projesidir.

Ayrıca “Revolution Road”u izleyen” Little Children”ı da izledi...

28 Şubat 2009 Cumartesi

The Reader

Film açılışını, 1995 yılında Berlin de, burjuvaziden nasibini almış tipik klişeleri ile; beyaz yaka, kol düğmeleri, şık sayılabilecek kahvaltı takımı, kahveyle güne başlayan "iş adamı galibaaa"diye düşünebileceğimiz, sonrasında avukat olduğunu anlayacağımız bir adam (Ralph Fiennes) ve yine şimdi bunun sevgilisi de vardır klişesiyle devam eden, haklı çıkaran, arada bir kızıyla buluşan bekar baba klasiğiyle açılır....ama! Filmimiz, pencereden zarif bakışlarıyla dışarı bakan Ralph Fiennes'i yani Micheal karakterini güzel bir geçişle ilk gençlik yıllarına götürmesiyle ve genç Micheal'in Hanna (Kate Winslet) ile nasıl tanıştığını görmemizle bizi içine çeker...


"The Reader"ın, 1958 yılında geçen ilk bölümünde, 15 yaşındaki mutsuz Micheal (David Kross) ve 36 yaşındaki çekici Hanna arasındaki ilişkiye tanık oluruz. Hasta olan Micheal'a Hanna 'nın yardım etmesi ile başlar herşey...iyileştikten sonra Micheal 'ın elinde çiçeklerle Hanna'yı ziyareti, niyeyse bana tüm film boyunca hep açıkmış ve herkes istediği gibi girebilirmiş gibi görünen evinin kapısından Micheal'in içeriye süzülüşü ve genelde sinirli ve soğuk görünen Hanna 'nın, iç çamaşırlarını ütülerken Micheal'ın gözlerinin çamaşırlara kilitlenmesiyle çok geçmeden sevişeceklerini anlamamızla devam eder.... Gelelim göze çarpan ilk klişelerden, filmdeki güzelliklere...okuma, sevişme ve banyo üçgeninde yaşanan ve Micheal'ın ilk heyecanını, 1990 doğumlu David Kross'un Kate Winslet karşısında hiç de küçümsenmeyecek bir oyunculukla sergilemesi bence takdire şayandır..özellikle filmin ikinci yarısında Hukuk Fakültesinde okuyan, Hanna'nın ortadan aniden kaybolup 8 yıl sonra bir savaş suçlusu olarak karşısına çıktığı sahnelerde, kafası karışık, üzgün, bir zamanlar sevdiği kadının bir Nazi olduğunu öğrenmesiyle ciddi şekilde yaralanan Micheal'ı çok da güzel oynamıştır kanımca..Kate Winslet ise zaten Oscar'ı ve bilimum ödülleri kapmış, filmdeki oyunculuğunun ne denli iyi olduğunu kanıtlamıştır..gerçi Oscar ve Altın Küre ödüllerini alırken yaptığı konuşmalar, bende niyeyse "hala rol yapıyo galiba"hissini uyandırmıştır, ama üzerinde durulmamıştır ve kendisinin güzel olduğu kadar yetenekli olduğu gerçeği bir kez daha kabul görmüştür...

Mahkeme sahnesinde, Hanna'nın yargılanan diğer kadınlar tarafından komploya kurban gidişi, Micheal'ın neden Hanna ile bir türlü temasa geçemediğinin tam hissettirilemediği sahneler sanki biraz yüzeysel, biraz da tiyatro sahnesi gibi kalmış...özellikle diğer nazi suçlularının Hanna'yı işaret ettikleri "o yaptı, o yaptı" dedikleri sahne ise izleyicide kısa süreli ve ufak çaplı bir düşüşe yol açmıştır...

Mahkum edilen Hanna ve sonunda onu görmeye giden Micheal'ın bir araya geldikleri sahnede de aradaki 25 yaş farkı, gerçekten muhteşem makyaj sayesinde sanki 40'a çıkmıştır, ama yaş farkının birdenbire artmış gibi durması heralde Hanna'ya hapishanede geçen günlerin etkisiyle çökmüş imajı verilmek istenmesinden kaynaklanmaktadır diye düşünmekteyim.. (Bu arada film Almanya'da geçmesine ve herkes Alman olmasına rağmen hiç kimse almanca konuşmamaktadır...)

Dip not olarak eklemeden geçemeyeceğim, "The Reader",Bernhard Schlink'in aynı adlı romanından uyarlanan ve 39 dile çevirilen ünlü bir eser. Filmin kitaba göre, bazı konularda biraz daha yanlı olduğu düşünülmekte ise de "The Reader" üzerinde konuşulmaya ve izlenmeye değer güzel bir film..iyi seyirler..