ifistanbul 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ifistanbul 2009 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2009 Perşembe

GENÇLİK ATEŞİ!!..(2)

Nick and Norah's Infinite Playlist

Nick: Hey Tris, it's Nick. I just wanted to talk to you. You know, I think we both said some things we didn't mean, like when you broke up with me on my B-Day.
Also that mixed Cd that I left on your doorstep was the last one that I ‘ll be making for you....more or less...
Anyway give me a call, I am doing very well.........
............
Call me when you get a chance
All right good-bye .
(click)
Telesekreter: your message has been deleted…
Nick: Fuck!...


Yaklaşık iki buçuk dakika boyunca, daha yeni ayrıldığınız, acısını içinizden atamadığınız, fotoğrafına dolu dolu gözlele baktırıp, düz duvara tırmandıran sevgilinizin cep telefonuna durup dururken “seni özledim temalı” sesli mesaj bırakmaya kalkarsanız işte böyle olur. Kıza gerek kalmaz, cep telefonunun telesekreteri kendiliğinden siler mesajı…”hadi bebişim yorma bizi, ayrıca the person you have called can not be reached, because he/she is kissing one another…” der kısaca.
…………………
“Where’s Fluffy”..New York da… Tüm gençlik bunun peşinden koşuyor. Herkes onları görmek istiyor, ama onlar çok gizemli…cep telefonlarına sürekli mesajlar geliyor, Where’s Fluffy şurda çıkacak, burda çıkacak diye…ama grup ortada yok…en son gelen mesajla “Where’s Fluffy”nin o gece çıkacağına dair müthiş bir haber alınıyor ve ortalık inliyor.

New York’da “Where’s Fluffy” grubunun peşinde geçen bir gece, gençler ve müzik. Sevimli mi sevimli bir film Nick ve Norah’nın Bitmeyen Şarkıları…

Nick (Michael Cera) kız arkadaşı Tris’ten (Alexis Dziena) yeni ayrılmıştır, ve hala onu düşünmektedir, bunalımdadır. Tris ise çoktan başka birini bulmuştur.. Caroline (Ari Gaynor), Norah’ın en yakın arkadaşıdır..Ne zaman gece dışarda zaman geçirelim deseler, Caroline asla ayık kalamaz, Norah da her defasında O’nu toplamak zorunda kalır..Ve Norah (Kat Dennings ) ..Tris ile aynı okuldadır ve yüzünü görmeden Nick’e, Tris için hazırlamış olduğu birbirinden harika karışık cd’leri dinleyerek çoktan aşık olmuştur bile..

Nick Hoboken’li bir lise öğrencisi ve gey bir indie grubunun gey olmayan tek üyesidir…Where’s Fluffy’nin sahne alacağı gece onların da mini bir konserleri vardır. Tris ve yeni sevgilisi de ordadır, Norah ve sarhoş olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Caroline de…Derkeen Tris, Norah’a yeni sevgiliyi tanıştırır , üstüne üstlük “sen yine yalnızsın galiba” gibilerden kıza sataşır, Norah ise bardaki çoçuğu işaret ederek erkek arkadaşı olduğunu söyler ve gidip öper. Bardaki şanslı Nick’tir. Tüm macera bundan sonra başlar..Nick’in grup arkadaşları sarhoş kanka Caroline ile ilgilenirken, Nick de Norah da birbiriyle ilgilenmek zorunda kalır.

Biraz karışıklık, arayıp bulamama, üstüne birazcık bela, eski kız arkadaş, biraz müzik ve sevimli gençlik derken ortaya kendini gülümseterek izleten hoş bir seyirlik çıkar. Bir beklenti içine girmeden izlenebilecek, hatta film içindeki hoş detaylarla da, ki bu detaylara daha sonra değineceğiz, sizi sarabilecek bir gençlik filmi Nick ve Norah’nın Bitmeyen Şarkıları…iyi seyirler.

29 Mart 2009 Pazar

GENÇLİK ATEŞİ !!..(1)

The Wackness
Nick and Norah’s Infinite Playlist,
Twilight...


Elimize üç adet “ah aah, hey gidi gençlik “ dedirten sırasıyla iyi, şirin ve vampirli filmlerimiz var. Üç filmdeki tüm çiftler hemen hemen aynı yaştalar. Üç filmin de müzikleri güzel. Ama pek de fazla ortak yönleri yok. Yine de üçü de izlediğinde kendimizden birşeyler bulabileceğimiz tarzda. Sözü fazla uzatmadan ilk sırayı The Wackness’a veriyor ve “Gençlik Ateşi” başlıklı yazımızın devam edeceğini dip not olarak düşüyorum.

Başrollerini Sir Ben Kingsley ve Josh Peck ‘in paylaştığı filmin yönetmenliğini daha önce All The Boys Love Mandy Lane ‘i de çeken Jonathan Levine yapmış. Filmin senaryosu da kendisine ait olan Levine, Brown mezunu ve New York’a döndükten sonra Amerikan Film Enstitüsü’ne başlamış. Bitirme tezi Shards kısa metraj üzerine ve bol ödüllü. The Wackness, yönetmenin ikinci uzun metraj filmi ve Sundance İzleyici Ödülü’nün de sahibi.

................
Filmimiz 1994 yılında New York da geçiyor. Kurt Cobain henüz ölmüş, New York sokakları ise hip hop ile bangır bangır inlemekte. Adamımız Luke Shapiro (Josh Peck), liseyi yeni bitirmiş, gideceği üniversite son tercihi, kızlarla iletişimi sıfır, tek arkadaşı ise yaşı orta, ruhu genç Doktor Squires (Sir Ben Kingsley) olan, maddi durumu kötüleşmiş ailesine yardım için elinden geleni yapan, bunun için marihuana satan, kafası karışık, içine biraz kapanık, histerik annesi ve fazla sakin babası ile birlikte yaşamaya çalışan bir gençtir. Dr. Squires ise, ruhen ergenlik döneminde olan, karısına yetmeyen, üvey kızının üzerinde ise doğal olarak hiç bir söz hakkı olmayan üvey baba ve otçu doktor rolündedir. Luke, Dr.Squires'e ot sağlar, Doktor da ona terapi. Ancak film ilerledikçe görürüz ki aslında asıl terapiyi Luke O’na sağlamaktadır. Derken, Luke Dr. Squires’in üvey ve güzel kızı Stephanie (Olivia Thirlby) ile tanışır ve tabii ki O'na aşık olur. O ilk kez masumiyetle aşkı tadarken, Stephanie Luke’u olayın farklı boyutlarıyla da tanıştırır.
.........................
The Wackness gerek konusu gerek temposu ile, sakin, sevimli bir film. ama, filmi çekip çevirenin Ben Kingsley olduğunu söylemek gerek. Gerçekten de izlemesi çok keyifli. Filmin femme fatale ‘ı diyebileceğimiz Olivia Thirlby ise, yaşına göre rolünün hakkını vermiş. Aynı şekilde Luke karakterini canlandıran Josh Peck de. İyi oyunculuklar denilemez bence, ama uyumlu ve kesinlikle rahatsız etmiyor. Filmdeki iki anne de irite, histerik, tatminsiz anne rollerini başarıyla yansıtıyorlar seyirciye. Luke’un annesini canlandıran Talia Balsam ve Stephani’nin annesi rolünde Famke Jannsen, kısacası tüm ekip gerçekten uyum içinde. Ben Kingsley’i ayırıyoruz tabii ki. O filmi sürükleyen. Mary- Kate Olsen da filmde sarışın hippie rolünde. Kendisini sürekli trend yaratırken gördüğümüzden (hep beraber vakit geçiririz de...) filmdeki sevimli sarışının kim olduğunu ancak daha sonra anlayabildim.

Olayların 90'lı yılların ortasında geçmesi de filme ayrı bir hava katıyor diyebiliriz. Örneğin Stephanie, Luke’a "telefon numaramı almalısın" dediğinde, insan Luke’un cep telefonu çıkarıp numarayı kaydedeceğini sanıyor ama tabii ki numara bir kağida yazılıyor. En pratik iletişim şekli çağrı cihazları. Tupac ve Biggie hala hayatta ve Notorious B.I.G de filmin en romantik sahnelerinden birine eşlik ediyor.


Dolayısıyla, bu sakin tempolu tatlı film, New York görüntüleriyle, biraz da nostaljik tadıyla halet-i ruhiyenize göre güzel vakit geçirmenizi sağlayabilir.

Gençlik Ateşi serimizin diğer filminde görüşmek üzere...

6 Mart 2009 Cuma

Revolutionary Road

“In a quaint caravan, there's a lady they call The Gypsy
She can look in the future, And drive away all your fears
Everything will come right, If you only believe The Gypsy
She could tell at a glance, That my heart was so full of tears
She looked at my hand and told me,My lover was always true
And yet in my heart I knew, dear ,Somebody else was kissing you
But I'll go there again,'Cause I want to believe The Gypsy
That my lover is true,and will come back to me some day..”

Ink Spot performansı eşliğinde, Frank’in (Leonarda di Caprio), April’i (Kate Winslet) bir partide görmesiyle başlar filmimiz...Tanışmalarının ardından April ile Frank’in yaşayacakları hakkında ilk kilit cümle Frank’den gelir..

April: Nelerle ilgilenirsin? Frank: (gülerek) Bu soruyu cevaplarsam yarım saat içinde ikimiz de sıkıntıdan ölmüş oluruz.
.............
Birbirlerine aşık çift Frank ve April Wheeler, “diğerleri gibi” olmak istemedikleri bir hayatı yaşayacaklarına inanmışlardır. Adı Revolutionary Road olan (Devrim Sokağı/Yolu) olan sokaktaki güzel evlerine taşınırlar. Frank sevmediği sıkıcı işinde çalışmakta, April ise, kimsenin beğenmediği bir performansla aktrislik hayallerine devam etmektedir. Birbirlerini çok seven çiftin arasındaki ipler, zaman içinde gerilmeye başlamıştır ve bir gün, herşeyi eskisi gibi yapmak ve rutinlikten kurtulmak adına, April Frank’a çok parlak bir fikirle! gelir...Yaz sonunda Paris’e taşınılacak ve herşeye yeniden başlanacaktır...Ancak işler planlandığı gibi gitmez, April’in sürpriz hamileliği ve Frank’in terfisi işleri karıştırır..
..........
Film boyunca, April in travmaları , Frank’ın gerilimleri ve ikisi arasındaki, ilişkilerini ve kendilerini sorgulama halleri inanılmaz gerçek, tanıdık ve kalbinize dokunuyor. Sıradan olmaktan kaçan ve ani bir kararla hayatlarını bildik rutinlerden kurtarmaya çalışan çift için, kendilerini keşif yeniden başlamakla kalmıyor, Frank alıştığı düzenin bozulmasına hazır olmadığını, olmaktan çok korktuğu “diğerleri” gibi olmaya başladığını, April ise çocukların aslında kendi için istemeden de olsa ikinci planda olduğu gerçeğini, kronik mutsuzluğuyla başa çıkamayacağını, istemediği o hayatı hep yaşamak zorunda kalacağı gerçeğiyle yüzyüze kalıyor. Bu arada ikisinin de birbirlerine ihanetleri karşısında Frank’in kendini suçlu hissetmesiyle bunu April’e söylemesi April’in ise kendi kaçamağından hiç bahsetmeye gerek görmediği, Frank’e çok net bir şekilde” seni artık sevmiyorum,..bana dokunursan çığlık atarım” dediği gerilimin, mutsuzluğun tavan yaptığı sahnelerdeki oyunculuklara şapka çıkartmak gerek.

Leonardo di Caprio, Kate Winslet’ın karşısında Titanik’ten beri, “kardeşi gibi görünme” sendromunu hala bize yaşatsa da, ikisinin de oyunculuklarının , kendinize sizin o travmaları yaşıyor olduğunuzu hissettirecek kadar iyi olduğunu tekrar belirtmek isterim. Micheal Shannon’un, bir süre psikiyatrik tedavi görmüş, zeki adam, John Givings rolünde, çifte hayatları hakkındaki gerçekleri acımasızlıkla yüzlerine söylediği sahneler, zaman zaman klişe bir oyunculukla sergilenmiş gibi görünse de;
“..Bir konuda çok memnunum. Hangi konuda olduğunu bilmek ister misin?
(eliyle April’in şiş karnını işaret ederek)..O çocuk ben olmayacağım için gayet memnunum...”
sahnesindeki repliği ve oyunculuğu ile filmin en çarpıcı sahnelerinden birine imzasını atıyor kanımca.


Final sahnelerine gelince, oyunculukların ders niteliğinde kabul edilebileceğini düşünmekteyim. Travmaların nasıl sonlandığının görülebilmesi adına son sahnelerden fazla bahsetmeyeceğim..

Revolutionary Road, hem iyi bir edebiyat uyarlaması, hem de gerçekten sıkı ve güzel bir kurguya sahip. Hepimizin aklından çoğu zaman geçen, “başkaları gibi olmak istememe” haline gerçekçi bir yaklaşım. Yine de “Hayallerin Peşinde” koşmayı bırakmamak adına, yazımı Ink Spot’un şarkısındaki manidar dizeleri hatırlatarak bitirmek istiyorum…

…………………………………..
She can look in the future, And drive away all your fears
Everything will come right, If you only believe The Gypsy
………….

..iyi seyirler..

Dip Not: Revolutionary Road, Richard Yates'in 1961 tarihli aynı adlı romanından Justin Haythe tarafından uyarlanan 2008 yapımı film. Yönetmenliğini American Beauty filmi ile Oscar ödülü kazanan Sam Mendes' yapıyor. Winslet, DiCaprio ve Kathy Bates bu filmle, 1997 yapımı Titanic filminden sonra ilk kez bir araya geliyorlar. Revolutionary Road aynı zamanda Kate Winslet'ın eşi Sam Mendes ile yaptığı ilk film projesidir.

Ayrıca “Revolution Road”u izleyen” Little Children”ı da izledi...

4 Mart 2009 Çarşamba

Her Kuşun Eti Yenmez (All the Boys Love Mandy Lane)

Geçtiğimiz ifistanbul'un nöbetçi sinema kuşağının 3 filminden bir tanesiydi bu teen slasher. Son yıllarda yapılmış türe uygun birçok film arasından neden bu film seçildi pek anlayabilmiş değilim.

Filmim adından da anlaşılacağı gibi Mand Lane oldukça alımlı bir genç kızımızdır ve etrafındaki bütün yeniyetmeler de kendisine fena halde hastadır. Hayran kitlesinin bu kadar geniş olmasındaki asıl etken de aynı zamanda kendisinin henüz erkek arkadaşı olmamış bir bakire olması. Hal böyle olunca, libidosu sürekli mevsim normallerinin üzerinde gezen genç dimağların tek derdi, etraflarında bir sürü genç ve güzel kız olmasına rağmen, sadece Mandy Lane olmuş. Bir nevi hedefe kilitlenmişler de diyebiliriz. Sonrasında, gençler kızlı erkekli bir çiftlik partisine kendisini de davet ederler ve olaylar gelişir.

Şehirin dışındaki ıssız bir ev, orman içindeki bir göl, bir yığın genç, alkol, uyuşturu, seks ve gizemli bir adam. Şartar bir teen slasher için oldukça elverişli. Klişeleri bu kadar göze sokması başlarda biraz izleyeni rahatsız etse de türden hoşlananlar için çok da rahatsız edici olduğu söylenemez. Diğer tarafdan filmin bir noktaya kadar sıradan gitmesi sonlara doğru "yeter artık bir şeyler olsun" dedirtmiyor değil izleyiciye.

"Filmi izlemedim ama izlemek istiyorum." diyenler için sakıncalı içerik.
Gençlerin birer birer ölmesi ve onları kimin öldürüyor olduğunu görmemizle beraber birden film cazibesini yitirmeye başlıyor ki "Bu film böyle bitemez" diyebiliyoruz. Sağolsunlar onlar da bunun farkında ki beklenen dönüşü yapıyorlar ve Mandy'nin pek de masul olmadığı ortaya çıkıyor. Bir klasik olarak, sevişenler birer birer elveda diyor bize ve sonunda bakir kızımız hayatta kalıyor. Filmi ortalarında durdursak ve oturup senaryonun devamının ne olabildiği üzerine biraz kafa yorsak, aynen bir problem çözer gibi formülde bilinenler yerlerine koyulduğunda tek bilinmeyen de ortaya çıkıyor.


Texas katliamı'nı(The Texas Chainsaw Massacre 1974) akıllara getirdiğimizde, "Bir evde yaşayan yamyam bir aile ve tuzaklarına düşürdükleri insanlar." Ev halkının bir şekilde yabancıları kuntine getirip sofralarına meze yapması da Mandy Lane'e yapılmaya çalışanla örtüşüyor, filmin sonunda "survivor" olarak kanlar içinde arabayla uzaklaşması gibi. Ancak her filmde de Texsas Katliamı'ndan izler görmek de biraz rahatsız edici olmaya başlamadı desem yalan olur.
"Filmi izlemedim ama izlemek istiyorum." diyenler için sakıncalı içerik.

"Hani benim olacaktın?"

Türden hoşlananların beğenebileceği bir film olmasının yanında içerisinde barındırdığı ufak tefek yaratıcılıklar, senaryodaki ani dönüşler ve başarılı sayılabilecek sonuyla vakit geçirmek için izlenilesi bir film derken filmden çıkardığım kıssadan hisse de "Her Kuşun Eti Yenmez"dir.

1 Mart 2009 Pazar

if...

1968 yapımı Cannes'da 'en iyi film' ödülünü almış olan if..., dönemin anaşist söyleminin İngiliz Sineması'ndaki en güçlü yansıması. Birçoklarına göre haddinden fazlaca Vigo'nun Zero de Conduite'den (1933) feyz almış bu yapımda Anderson, yatılı okul öğrencileri üzerinden eğitim sistemine, silahlanmaya, tek tip birey üretimine eleştiri getirmeye çalışmış.

Anderson'un filmini incelediğimiz zaman ilk akla gelen birçok okul filminde maruz bırakıldığımız kalıp karakter sorunu. Yönetmenlerin aklına bir fikir geliyor, bu doğrultuda önemli olanın eylemin olduğu bir hikaye anlatılması gerekiyor ve bu yüzden de seyircinin yaşadığına inanmakta zorluk çektiği karakterler yaratılıyor. Okul içi şiddet, sorun türünün en iyi örneklerinden biri olan Elephant da (2003) nasıl bilgisayarda adam öldüren çocukların arkadaşlarını öldürmek istemeleri son derece basit geliyorsa göze, burada da lenin fotoğralarıyla dolu bir odaya sahip olan gençlerin anarşist söylemleri ve tutumları -gerçi film kendi kendini yalanlıyor sonuç itibariyle- seyirciyi tatmin etmekten uzakta. Bunun yanı sıra filme ilişkin beni en rahatsız eden durumlardan biri öğretim sistemine teenage kült filmi Donnie Darko (2001) kadar bile eleştiri getiremiyor oluşu. Eğer ortada bir tek tip insan yaratma çabası varsa bunun yolu öğretimden geçiyorsa bununla ilgili tek başına bir tutarlılık yakalayan bir veya birkaç sahne yerine oğlan avına çıkmış hocalardan bahsedilmesi bana garip geldi. Filmin kopuk anlatımında cimnastikçi çocuğa hayran olan alt sınıf öğrencisi, yıldızlarda sevgilisini gören Travis gibi naif ve gerçekçi anlatımların yanına böyle sahneler eklenseydi filmin içeriğinin daha güçlü olacağını düşünüyorum. Filmde en dikkat çeken unsurlardan biri olan kaplan imgesi ise karakterlerin ruh haletini anlatmakta başarılı bir anlatım yakalamayı başarıyor.



If...'in diğer dikkat çeken unsuru ise renkliden siyah beyaza ve sepyaya dönen renk kullanımı. Bu kullanımının nedeninin Lelouch'un bir kadın&bir erkek filmindeki gibi mali nedenler olup olmadığını bilmiyorum ama bu kullanımın filmin ikircikli anlatımına koşutluk yakaladığını söyleyebilirim. Aslında beni en çok rahatsız eden anlatım tekniği oldu. Aynı dönemde Godard gemiyi azıya alırken çektiği La Chinoise (Çinli Kız, 1967), Weekend (Haftasonu, 1967), Sympathy For The Devil (1968) ve bir kaç sene sonraki Tout Va Bien (Herşey Yolunda, 1972) gibi filmlerde çok önem verdiği estetik anlatımı tamamen bir kenara bırakıp, anlatmak istediklerini bazen bir karakterlerin kameraya dakikalarca konuşmasıyla sahneleyerek sinema filmi anlatımından bütünüyle koparken, Anderson'unun anarşist söyleme sahip filminin duraklamalar ve kopuşlar içerse de geleneksel kurguya bu kadar yakın kalması da açıkçası bana çok ironik gözüküyor.Son olarakta filmin bitişteki gerçeküstü finaline değinmek istiyorum. O gerçeküstü finalde sonra çıkan 'if' yazısıyla yönetmen her şeyi seyiriciye bırakıyor. Dilimizde tam bir karşılığını bulamadığımız bu eğer/acaba sorusuyla yönetmen değerlendirmeyi anarşist söyleminden bütünüyle koparak bize bırakıyor.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Tokyo Gore "Police"!!!

İsminden de anlaşılageldiği gibi filmimiz Japonya'da geçmekte ve polis departmanıyla alakalı. "Gore" olmasından mütevellit, oldukça da kanlı olsa gerek.
Seneler seneler geçmiş, Tokyo bildiğiniz Tokyo değil artık. Özelleşme almış yürümüş. Polis departmanı da bundan nasibini almış ve özel bir şirket tarafından işletilir olmuş. Mottoları da "suçluyu öldürmek farzdır." gibisinden. Tabi bu kadar değişimle beraber suçlular da oldukça gelişme kaydetmiş. Kendilerine "Mühendis" denilen bir suçlu türü ortaya çıkmış. Bu tür, anahtar şeklinde bir tümör vasıtasıyla bünyeden bünyeye geçmekte ve kafası attığında yada uzuvlarından biri koptuğunda mutasyonumsu bir değişim geçirerek bir ölüm makinası haline gelebilmekte. İşin "gore" tarafına oldukça uygun yani.

Hikayenin ana teması bu şekilde. Devamına, izleme şansınız olduğunda görmeniz daha hayırlı kanımca. İzleme demişken, zaten izlemek isteseniz ilk sahnelerde farkına varırsınız ki, film pek hassas bünyelere göre değil. Hani şurdan kan akarsa rahatsız olurum diyorsanız hiç yanaşmayın. Çünkü hiç öyle bir şey olmuyor, sürekli kan var zaten.

Başroldeki hanım kızımıza Takashi Miike'nin "Audition"undan aşinayız. Az konuşup çok iş yapmış kendisi bu filmde de. Yönetmenimize gelicek olursak, işte işin özü tam da burada yatıyor. Kendisi uzakdoğuda birçok filmde makyaj ve özel efektler üzerine çalışmış olan "Yoshihiro Nishimura". Artık yaratıcılığına göre bir film bulamamış olacak ki kendi sınırlarını görmek için bu filmi yapmak istemiş. Görsel açıdan tam bir "gore" denilebilir bu film için. Makyajlar ve efektler çok gerçekci olma yoluna gitmeden, filmin ciddiyet dozuyla örtüşür kıvamda ve türü sevenleri memnun edecek seviyede.

Özelleştirme, polis, toplum, reklam eleştirileri -haliyle- yüzeysel geçilirken, uzuvlar üzerinde yapılan çalışmalar ve başkalaşımlar "Cronenberg"den izler taşımakta. "Mühendis", meta fetişi ve cinsel çağrışımlar, yapılan özel efektlerle bileşince, akıllara hemen kendisini getirmekte.

Bu tarz filmlere ilgi duymayanların uzak durmasının kendileri için daha iyi olacağı kanısında olmakla birlikte türden hoşlananlar eğer bu filmi sinema ortamında izlemek isterlerse if istanbul 2009'u takip edebilirler.

http://2009.ifistanbul.com/filmler/tokyo-gore-police.aspx

not: Unutmadan, "More Gore Coming Soon"

8 Ocak 2009 Perşembe

"The '80s rule!" (The Wrestler)

80'lerin efsane güreşcisi The Ram artık çökmüştür ve sadece para kazanmak için haftasonu mahalli güreşlere katılmakta, hafta içi de gündelik işlerde çalışmaktadır. vücudu artık bu spora dayanamayacak derecede yıpranmış olmasına rağmen, yüklü miktarda ilaç desteği alarak büyük bütçeli ve kanın su gibi aktığı bir dövüşe katılırmayı kabul eder. sağ salim! biten dövüş sonrası soyunma odasında işler pek yolunda gitmez ve “the ram” kalp krizi geçirir, by pass ve ve doktor artık dövüşemeyeceğini söyler. hayatının tek amacından kopunca etrafına bakar ve neleri harcadığını, neleri kazandığını görür. yeniden hayata tutunmaya çalışmasıyla olaylar gelişir.

İzlerken `the ram` diye bir güreşcinin gerçekten de yaşadığını düşünüyor insan. Belki de de onun Mickey Rouke’un kendisi olduğunu. Aslında düşünüldüğünde şaşalı dönemlerinden sonra bir süre ortalarda görünmeyen Rourke, the ram ile benzer benzer bir hayat yaşamıştır. Golden Globe’da ödülünü alırken yaptığı konuşma da bu düşünceyi destekler nitelikte. Bu başarılı oyunculuğun yanı sıra Darren Aranofsky'nin bizi Randy’nin peşi sıra gezdirmesi de bu hisse kapılmamızda oldukça etkili.


`The ram` güreş dışında neredeyse sadece Cassiday(Marisa Tomei) ile görüşmektedir. ancak cassiday'in de sürekli tekrar ettiği gibi bu sadece iş ilişkisidir. The Ram ona yaralarından bahseder bir ara, geçmişe dair bu izler bir bakıma, Cassiday'nin derisinde taşıdığı dövmeleriyle ve geçmişleriyle örtüşmektedir. Cassiday henüz taş gibi olsa da, yaptıkları işler dolayısıyla ikisi de vücutlarını bu yolda tüketmiştir yıllar yılı ve eskidiklerinde kendilerinden geriye pek birşey kalmamış/yacaktır.

Cassiday'den istediklerini duyamaz ve yıllardır ihmal ettiği kızıyla iletişime geçmeye çalışır. bunda biraz başarılı olur gibi olsa da kendi yaşam tarzı, buna pek de izin verecek gibi değildir, yıllardır olduğu gibi. kendisini hayata bağlayabilecek iki kadından da umduğunu bulamaması bir nevi bir erkek için olabileceklerin en kötüsüdür kendisinin de kızına sahilde söylediği gibi;
"I'm an old broken down piece of meat and I deserve to be all alone... I just don't want you to hate me."

The Ram’in Randy olmaya çalıştığı markete çalışmak için ilk girişinde, ringe girer gibi bir hava yaratmıştır yönetmen ve tabii ki orası bir ring değildir. Bir süre eğlenceli hale gelmeye başlar gibi görünse de market hayatı, öyle olmadığı kısa sürede ortaya çıkar. “şu hayatta en iyi yaptığın işi yapacaksın” mottosuyla marketteki işinden ayrılırken Randy, marketi ringe çevirerek olması gerektiği kişiye dönüşmüştür. Hayatını verdiği kişiden başkası olmak onun için ölümden pek de farklı değildir aslında.


Tam da bu noktada yönetmen izleyiciye beklediğini mi verecek diye bir düşünürken olabildiğince abartısız şekilde The Ram son dövüşüne hazırlanır. (son dövüş kısmında İran vs. Amerika olmasının da vardır muhtemelen belli bir amacı.). Dövüşün sonunda The Ram rakibine son darbeyi vurmak için ringin yanındaki iplere çıkar. (Golden Globe’da yaptığı konuşma bu sahneyi andırmaktadır bence.) Seyirciler coşmuştur. Herzaman, belki de sonsuza kadar olmak istediği yerdedir The Ram. ve ekran kararır... film bu şekilde bitmez herhalde diye düşünecekken Bruce Springsteen tıngırdatmaya başlar. ve gerisi bize kalır...