sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2010 Perşembe

7.Yıldız Kısa Film Festivali / 3-7 Mayıs 2010

Bu yıl yedincisi düzenlenecek olan Yıldız Kısa Film Festivali, amatör sinemacılara destek olmaya devam ediyor. Festivale katılan filmleri toplamda 20 saati aşan gösterimlerle izleyiciyle buluşturacak olan festival; panel, söyleşi ve atölye çalışması gibi etkinliklerle eser sahiplerinin, sadece katılımcı olmaktan ziyade, izleyici ve profesyonellerle etkileşim içinde olacakları bir zemin oluşturmayı hedefliyor.

Yıllardır istikrarla başarı grafiğini arttıran ve öğrencilerin düzenlediği ve katılım gösterdiği en büyük kısa film organizasyonu olma niteliğindeki Yıldız Kısa Film Festivali, ulusal ve uluslar arası çapta tüm kısa film yönetmenlerinin buluşma noktası olmaya ve genç yönetmenlere kendilerini ifade etmek ve geliştirmek adına önemli olanaklar sunmaya devam ediyor.

Festival kapsamında düzenleyeceğimiz paneller ile profesyonel sinemacılarla amatör yönetmenleri buluşturarak katılımcı bir platformda genç yönetmenlerin kendilerini daha iyi ifade edebilmelerini, amatör ve profesyonellerin arasında iletişim ortamının doğmasını hedefliyoruz. Festival boyunca her gün sürdürülecek olan kısa film gösterimleriyle genç sinemacıların eserlerini sergilemek, kendilerini geliştirmelerine katkıda bulunmak ve onları daha çok film üretmeye teşvik etmeyi amaçlıyoruz.

Yıldız Kısa Film Festivali, ülkemizde üretilen kısa filmlerin bağımsız duruşlarını bir değer olarak görüyor ve bu değeri sizlerle paylaşıyor.


http://www.yildizkisafilm.org/

29 Mayıs 2009 Cuma

Mevzumuz : afiş

Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs... Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta "güzel" olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki...


CLOCKWORK ORANGE :

Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.

WALL-E :

Sanıyorum "sevimli" filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce "aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur." diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.



THE HOURS:

yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet... ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.


WRISTCUTTERS:

Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise "sok gözüne mevzuyu" afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. "yakışır" demek istiyorum.






devam edecek...












22 Nisan 2009 Çarşamba

DØD SNØ (Dead Snow)

Yandaki afişde de gördüğümüz üzer, kanlar içinde bir elektrikli testere, bir SS subayının parçalanmış kafası, karlar içerisindeki fonda da zombi cemiyetine yeni katılan nazi zombiler. Gerçi daha önce de görmüş gibiyim bu tip zombileri ama tam olarak anımsayamadım. İşin özü; karşımızda 2009 Sundance Film Festivali'nin de seçkisinde yer almış olan Norveç yapımı bir zombi filmi. Geçmiş senelerde yapılmış olan Fritt Vilt (Cold prey) serisini saymazsak Norveç'den çıkan nadir korku! filmlerinden.

"Dead Snow", çoğu korku filminde de karşılaştığımız gibi, bir grup genç arkadaşın "Bu hafta nerde ölsek ki?" gibisinden bir düşünceyle, Norveç'in karlı dağlarına doğru yaptıkları yolculukla açılıyor. Tıp öğrencisi olan bu genç dimağlar kartopu oynamak, biraz kayak yapmak ve olabildiğince sosisli sandwich yiyebilmek için, bir arkadaşlarının dağ evine doğru gitmektedirler. Norveç'in karlı dağ manzaraları arasından evimize doğru giderken kendi aralarında korku filmi muhabbetleri de çevirmekten geri durmuyorlar. (bu esnada film de yavaş yavaş kendi ciddiyetini ortaya koyuyor ve bizleri nelerin beklediğinin işaretini alttan alttan veriyor.) Gecenin ilerleyen saatlerinde bulundukları muhitin esrarengiz bilen adamı "Çayınız kahveniz yok mudur gençler?" diyerekten arkadaşlarımızın kapısını çalıyor ve ufak da bir hikaye anlatıyor. Zombi nedir?, nazi nedir?, bu zombiler neden gelecektir gibisinden. Sonrası da malumunuz, gençlerin rahat durmaması, sevişmesi, harama el sürmesi ve olayların gelişmesi.

Son yıllarda oldukça revaşda olan korku filmi parodileri arasında benim için en başarılılarından biri diyebilirim Dead Snow için. Böyle bir düşünceye kapılmamdaki en önemli unsur filmin yönetmeni Tommy Wirkola'nın tam bir korku filmi tutkunu olması ve bunu da filmin diyaloglarına olabildiğince yansıtmış olması. Bunun yanında korku filmi klasiklerinden enstanteneleri çok iyi bir şekilde yerleştirerek hoş göndermeler yapması da cabası. (13. cuma, Evil Dead, Braindead t-shirt'ü gibi) Diğer tarafdan yönetmenin korku sineması (kokru parodi) adına yeni birşeyler getirme amacı olmadığını da fazlasıyla hissettirmesi filmi sorgulamadan izlememizi sağlıyor.

Zombi ihtiva eden bir korku parodisi dediğimizde en önemli unsurlardan birisi de tabii ki kesme, biçme, parçalama sahneleri. Bazı makyajlar göze batsa da kovalamaca ve yakalamacaların kareografileri oldukça başarılı kotarılmış. Kan revan unsurlarının da fazlasıyla Braindead'den feyz aldığı gözden kaçmıyor. Önceki Kill Bill parodisi tadında çektiği filminde de olduğu gibi absürd komedi sahneleri konusundaki başarısını bu filmde de gösterirken yeni yapımlarında neler yapacağı konusunda da heyecen yaratıyor.

Genelde Amerikalı kardeşlerimiz tarafından ele alınan zombi mevzusunun diğer milletler tarafından da ele alınmasının zombi dünyası açısından umut verici olduğunu düşünüorum. Özellikler geçenlerde izlediğim ingiliz aksanlı 4-5 bölümlük Dead Set serisinden sonra Norveçli kardeşlerimizin de böyle bir yapım izlemek farklı bir tat bıraktı bende. Bir korku filmi tutkunuysanız eğer; izleyin, eğlenin, tadını çıkarın derim ben bu film için.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Alt-Vizyon (2)

Geçen hafta başladığımız köşemize bu hafta yine 2 filmle devam edeceğim. Her hafta tematik olarak seçmeyi düşünmüyorum filmleri ancak bu defa da aklıma İrlanda ile alakalı filmler düştü. 2002 tarihli Bloody Sunday ve geçmiş günlerde sınırlı mekanda gösterime girmiş 2008 yapımı Hunger.

Hunger İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun başını çektiği, 1980-1981 yıllarında yapılan açlık grevini merkeze alan film, bu eylemin önderlerinden Bobby Sands'ın üzerinden bu konuyu anlatıyor. Yer yer ana mevzuyu detaylandırmakta zorluk çekse de başarılı sayılabilecek seviyede tutabiliyor tempoyu. Filmi 3 bölümde ele alıcak olursak, ilk bölümde cezaevinde yapılan başkaldırı ve cezaevi yönetiminin buna karşı tutumu, ikinci bölümde Boby Sabds ve onu ikna etmek üzere gelen papazın efsanevi performanslarının yer aldığı kesintisiz planlar, üçüncü bölümü de Boby Sands'ın ölüme giderken yaşadıklarından oluşuyor diyebiliriz. Hunger, katıldığı fetivallerden şimdiye kadar 28 ödüle layık görülmüş bir yapım. Geçtiğimiz günlerde sınırlı sayıda sinemada gösterilmesi vesilesi ve de Bloody Sunday'e uygun bir eş olmasından ötürü bu filmi seçtim diyebilirim. imdb



Bloody Sunday, 30 ocak 1972'de, IRA mensubu olan şüphelilerin yargılanmadan göz altına alınmalarını protesto etmek için yürüyüş düzenleyen halkın üzerine ateş açılması ve 7'si çocuk 13 kişinin ölmesiyle sonuçlanan nam-ı diğer "Kanlı Pazar"ı, öncesinde ve sonrasında yaşananları anlatan 2002 yapımı bir Paul Greengrass filmi. Belgesel tadında çekilmiş olan filmin tamamına yakınında omuz kamerası kullanılmış. Son olarak da film çeşitli festivallerden 18 ödül almış. imdb

Bu iki filmi İrlanda mevzusu dışında çekim teknikleri ve kullanılan üsluplardan dolayıda peş peşe izlemek hoş olacaktır diye düşündüm. Bir tarafda yer yer minimalist ve sakin planlar, diğer tarafda olabildiğince hareketli, belgeselvari görüntüler. Hunger ve Bloody Sunday'le ilgili de söylenebilecek daha çokca laf olmasından mütevellit daha ayrıntılı bir yazıyı belki ilerki günlerde yazabilirim.

Bu haftalık köşemizi Bloody Sunday'in sonunda Ivan Cooper'ın (James Nesbitt) gazetecilere yaptığı son açıklamayla bitirmek istiyorum. Okuduktan sonra da U2'dan malum şarkıyı dinleyebilirsiniz.



"-Bugün öğleden sonra, bu şehirde 27 kişi vuruldu. 13'ü bu gece ölüm uykusunda. Onlar masumdu. Bizler oradaydık. Bu bizim Sharpeville'imiz. Bu bizim Amritsa Katliamı'mız. Bir gerçeklik ve utanç anı. Ve, eee, İngiliz hükümetine|sadece şunu söylemek istiyorum: -Ne yaptığınızın farkındasınız, öyle değil mi? -İnsan Hakları hareketi'ni ortadan kaldırdınız. -Ve IRA'ya kazanabileceği en büyük|zaferi sundunuz. -Bu gece bu şehrin her yanında genç erkekler, çocuklar... IRA'ya katılacaklar. -Ve siz bir kasırga biçeceksiniz. -Teşekkür ederim."

17 Nisan 2009 Cuma

Hayat Var

Reha Erdem bundan 20 sene önce çektiği A Ay filmini göstermek için sekiz sene bekleyip, sonra da Pera’da üstüne para verip birkaç gösterim yaptırabilirken, dün Emek Sinemasında, kendi deyişiyle evi olan sinemasında, festival seyircisinin genel eğiliminin aksine, onu izlemeye gelen insanlarla bütünüyle dolu olan gösterimini neye yormalı bilemiyorum. Ortada büyük bir değişimin olduğunu söylemek zor, filmin gişesine de baktığımız zaman İstanbul Film Festivali fenomeni seçeneğini öne çıkıyor.

Nuri Bilge Ceylan’la aynı sene Reha Erdem de Yeşilçam hikâyelerine dalmış ve kendi diliyle yorumlamış. Ne var Hayat Var’da, yatalak dede unutmadan söyleyeyim, Reha Erdem Tsai Ming Liang’ı çok beğenen birisi, bu filmin senaryosunun da Yalnız Yatmak İstemiyorum(2006) filmiyle aynı dönemde yazıldığını düşünecek olursak analoji kurmakta bir hata görmüyorum-, aileden kopmuş baba, mahalle aşkı, mahallenin orospuları, fordcu bakkal, orta yaşlı ilgili teyze ve de Yeşilçam standartının birkaç sene uzağında kalarak küçültülmüş, A Ay’ın üstünden 20 sene geçmesine rağmen dedesine yemek verirken elini yıkamamakta direten Mouchette habisliği hastalığına tutulmuş Hayat.

Reha Erdem belki de ilk defa Sevmek Zamanını izlediğinde aklına çalınan kayıkları 20 sene sonra hatırlamış ve sürekli efkarlı gözlerle baktığımız alan dışı denizi bu sefer alan içi yapmış, özenle düşünülmüş planları aralara hak geçmeyecek şekilde pay etmiş. Güzel bir imge var burada. Hayat’ın babası kayığıyla yolcu taşıdığı geminin tamamını görmekten aciz, yine filmin finalinde Hayat ve sevgilisi artık birer İstanbullu olarak kendilerinin farkında olmayan deve bira şişelerini atarlarken mağrur ve mutlu, bence çok iyi düşünülmüş bir finaldi bu.

Ses bandının filmdeki yeri çok önemli. Diyalogların minimum olduğu filmlerde ses bantlarının rolü her zaman ön plandadır. Beş Vakit’de ezan sesleri ve klasik müzik diyalektiği oluştururken, bu filmde Hayat’ın ruh halini vermek için sürekli onun mırıldanmalarını, dedesinin soluklarını, kaşıkla vurmasını, sinir bozucu durmadan peydahlanan oyuncak bebek’in seni seviyorumları seyircide bıkkınlık hissi yaratıp, anlatımı güçlendirmiş.

Reha Erdem’e Beş Vakit filminden sonra bu filmde de getirilen en büyük eleştiri bu yaratının dışardan bir gözün ilginç fikirleri olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemesi. Evet diyoruz ki, reha erdem ne güzel her film yeni bir konu, yeni bir yer. Peki gerçekten böyle olmalı mı, veya böyle olunca ortaya ne çıkmış? Çocuğunu bıktırana kadar seven, abartının ironi boyutlarını geçtiği sahne bende dışardan küçümseyici bir bakış izlenimi bıraktı sadece. Bana senden üç yaş önce tecavüz etmiştiler diyen teyze fazlasıyla “alınmış” ve “konulmuş” kokuyordu. Bütün filme yerleştirilen Orhan Gencebay ve arabesk imgesi, arabanın içinde öpüşen sevgililer, mahalle&futbol bütünleşmesi fazlasıyla hepimizin kenar mahalle deyince ilk aklımıza gelenler değil mi? Peki bakkalın ona tecavüz etmesi bu bağlamda nereye konulmalı. Evet bir bakkal var ve o kesinlikle sapık olmalı, bu kaçıncı kez kullanıyor türk sinemasında, şimdi reha erdem’in dili farklı diye biz bunu post-modern bir durum olarak görüp bu sığ fikri kabullenmeli miyiz?Sonuç olarak görselliğe dayanan, fazlasıyla yapay bir film Hayat Var. Daha önceki filmlerinde gördüğümüz gibi senaryonun birçok eksiklikleri var, senaryo olaylar yerine figürler, daha doğrusu fotoğraflar üzerine kurulduğu, bir şeyler olsun, sonra Hayat oraya uzansın, orda denize baksın vs yi bağlamaya yaradığı için filmi benimseme imkanımız kalmıyor, gösterim sonrası benim karakterim melankolik miydi yav diye Reha Erdem’ soran sevgili Vali dudaklarda pis bir gülümse bırakıyor, salondan çıkıyordum.

İzlemek iİstediğim Film (Kara Köpekler Havlarken)

Akşam 9.30 seanslarını hiç sevmem, iyice kalabalık olur, bütün günün bıraktığı yorgunluk başımı ağrıtır, gözlerim ağırır, kısacası sevmiyorum bu saatlerde festival karmaşasına girmeyi. bir ilk gösterim, erkan can ın olduğu bir film, hem de yönetmen 26 yaşında, işte o yüzden dün oradaydım... ve ne ilginçtir filme gitmemin belki de en önemli sebebi olan 26 yaşındaki yönetmen imgesinin altı bizzat yönetmen tarafından daha film başlamadan çizildi. biz hepimiz otuzun altındayız dedi gururla, izlemek istediğimiz, yapmak istediğim filmi çektim dedi akabinde. benden birkaç yaş büyük olsa da aynı dönemleri yaşayadığımız için yönetmenin iddiasını, acelesini garipsemedim, ama böyle bir cümle asla kuramam, orası da ayrı.

Sonra film başladı. bir cenaze sahnesininin ardında küçük diyaloglarla mahallenin gençleri ve melek sevgili bize tanıtıldıktan sonra küçük mahallenin dibinde abilerin diktikleri alışveriş merkezine girildi. bilindik chopin melodisi üstüne birkaç alışveriş merkezi planıyla beraber uçurum en baştan gösterildi; mevzu ortaya kondu karakterlerin dertlerini anladık. mahalle hikayelerinde görmeye alışkın olduğumuz ikili imgesi-neden hep böyledir,yani ikisi de ağır abi olsa veya ikisi de maymun olsa hikayenin çekilmez hale mi geleceğini düşünür senaristler hep, ağır abi ve maymun çaça yirmilerin ortasına gelmiş artık kendi işlerine kurmak isteyen, alışveriş merkezinin güvenlik ihalesini alarak hayatlarına "beyaz sayfa" açmak isteyen iki gençtir, ama senin de tahmin edeceğin üzere işler o kadar kolay olmayacaktır onlar için.

Çaçayla ismini unuttuğum ağır abinin günlük rutinlerini anlatarak bir mahalle portresi verilmeye çalışılmış. açıkçası bence gayet güzel oynanmış sahneler, oyunculuk hiç sırıtmıyor. fazlasıyla uzatılmış ve seslerin anlaşılamadığı-tamamını altyazıdan okudum bu bölümün- kahve planından sonra elemanları içeri alıyorlar. nezarethanede beklerken çaça polislere abi azıcık döndürün televizyonu da biz de izleyelim, nerede kaldı ab mevzuatları kabilinden bir şeyler söylüyor ve artık çaça karakteri gözümde netleşiyor. çaça bütün film boyunca ağır abinden rol çalıyor, resepsiyona geliyorlar görevli kıza yazıyor, merdinvenleri çıkıyorlar o önlerinden geçen kıza bakmaktan yürümeyi unutuyor, koşması bile insanları güldürmek için düşünülmüş, bir tek bana kalırsa kafayı herife geçirdikten sonra arkadaşlarıyla konuşurkenki şişinmesi hikaye içinde yararlı oluyor, çaça karakteri karikatürize olarak hikayenin anlatımında sekteye neden oluyor, bütün bunun altında dizi mantığının filme yerleşmiş olması var bence. dizilerde nasıl her şey gözümüze sokulursa burada aynı durum var. bitmiş çay, dolu çaya ayrı bir kesme, seçilen mekanda gökdelenler sürekli nerede olduğumuzu bize hatırlatıyor, hadi bunları geçelim, o masum anaokulu öğretmeni melek kadın simgesi, defarlarca gördüğümüz hikaye, bütün bunlar filmin anlatımını zayıflatıyor.

Film ilerliyor ama çaça durulmuyor. gerilimin en üst noktaya çıkması gereken yerde kapşonlu çaça yine başrolde kartonları tekmeliyor, kapıya asılıyor, anlatımı komediye çeviriyor-bu arada seyircinin bir kısmının çaça ya ısınsa da diğer bir kısmının ondan tiksindiğini belirtmeliyim, bütün salona yayılan kahkalar duymadım-. kısacası film bitiyor, adamları köpekler parçalıyor ama benim aklımda sadece çaça kalıyor ve birçoğu içinde durum aynı.

Kara köpekler havlarken izlerken sıkılmayacağınız, akıcı bir anlatımı olan, oyunculukları başarılı bir film. kenar mahalle merkez diyalektiğinde sınıf atlama mücadelesini anlatmak isterken konuyu sosyolojik farklılıklardan ziyade büyük balık küçük balık hikayesi gözüyle ele alan, çaça nın eline bakan bir film. sonuçta ortaya izlemek istedikleri o farklı film çıkıyor mu, orasından fena halde şüpheliyim ne yazık ki.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ortaya bir karışık (Gölgesizler)

Selim Evci’nin İki Çizgi faciasından sonra bir ay Türk filmine gitmeyip arınma süresi vermiştim kendime, o yüzden ancak festivalde yakalayabildim filmi. Bilmiyorum belki sonda söylenmesi gerekiyor ama benim şimdi söylemeyi tercih ettiğim iki husus var. Birinci bence ve birçokları da böyle düşünüyor bu roman uyarlamak için fazlasıyla zor bir tercihti, Demirkubuz’un Camus denemesi bile bunun yanında hafif kalıyor. İkincisi ve aslında bu film üzerine yapılan bütün tartışmaların tıkandığı nokta, Toptaş bu romanı çekmesi için Hakan Karahan’la Ümit Ünal’a izin vermişse, bize söylenecek söz kalmıyor, sadece ortaya çıkan işi değerlendirebiliriz.

Toptaş’ın Marquezvari büyülü gerçekçi anlatıma sahip romanının uyarlamasının seyircinin algısında dönüp dolaşıp bir kızın kaçırılmasına bağlanmasının birkaç nedeni var. Temel neden senaryonun kitabın belirsiz odağını belirgin yapma çabası, diğer bütün parçaları Gelincik’in kaçırılması olayıyla birleştirme çabası; böyle olunca kitabın sadece bir bölümüne yoğunlaşılmış olunuyor, bu da kitabının anlamından uzaklaşılmasına neden olmuş. Filmin Gelincik’in kaçırılmasına bu kadar bağlanmasının sebebiyse akışa sahip bir hikâye anlatma çabası, filmin sonuna kadar gizemi koruyup kaçıran kim sorusunu sordurtma çabası-izleyenler dikkat etti mi bilmiyorum ama senaryo Gelincik’i kimin kaçırdığını ortasından sonra söylüyor, ama bunun önemi var mı ben bilmiyorum-. Böyle bir senaryoyu 9, Ara gibi filmler çekerek çizgisel anlatımla sorunu olduğunu açıkça ortaya koyan bir adamın yazması gerçekten çok şaşırtıcı, gerçi biz hep yeni dönem çalışmalarını düşünüyoruz ama Berlin in Berlin’i de piç eden Ümit Ünal nihayetinde, izlenmesi için film yapınca köklerine döndü demeliyiz sanırım. Romandan kopukluğun bir nedeni de mizansenin salt gerçekçiliğe dayanan bir hikâyedeymişçesine olması. Bu oyunda kitaptaki diyaloglar kullanıldıkları zaman iş iyice garip bir hal alıyor, diyaloglar komik kaçıyor ve senaryo da belli yerlerde buna çanak tutuyor, verilmek istenen anlamın dışına çıkılıyor. Toparlamak gerekirse de anlamın saptırıldığı, doğaüstü olayların gerçekleştiği izlenimi veren bir film kalıyor geriye.

Hakan Karahan’ın iyi niyetinden şüphe etmiyorum. Türkiye’deki sinema okullarından bir ekip kurma çabası gerçekten hoş ama bu projede gerçekten bir gariplik var. Belki de bütün mevzu onun köklerinin banka genel müdürlüğünde olmasında yatıyor. Bu kadar ana akımdan uzak bir konuyu seçip gişe beklemesini ben anlayamıyorum. Bir de gişe çekmesi için filmin işin içine sevgilisi Candan Erçetin’in bir şarkısı ekleniyor. Yani insanlar Candan Erçetin’i seviyorlar, o yüzden filme mi gidecekler? Bu kadar basitse, niye böyle bir konu seçer ki insan? Kendi yaptığı işi mundar etmek bu bana kalırsa. Sonuçta ne oluyor, film sanatsal ve ticari kaygıların arasında ortada kalıyor ve kimseye yaranamıyor, 35000 gibi bir rakamda kalıyor. Bunun birkaç bini entel seyirci olsa, birkaç bini dizi oyuncularının popülaritesi, eh geriye kalan da Candan Erçetin diyelim, durum budur.

Ümit Ünal’a gelecek olursak. Film başlamadan önce salonu bu kadar doldurmanız beni şaşırttı, vizyondayken neredeydiniz dedi. Gerçekten bu filmin daha fazla izlenmesini bekleyip beklemediğini çok merak ediyorum. Yani ne bekliyordu ki, filmi beş yüz bin kişi izleyecek, Berlin’de yarışma hakkı kazanıp, ödül alacaklar, bunu mu bekliyordu? Birlikte çalışmaya devam edeceklerini duydum, açıkçası bu işbirliğinin iyi sonuçlar vereceğini sanmıyorum, değişik bir şeyler yapmaya çalışan yönetmen sayısı bir elin parmaklarıyla gösterilirken onun farklı alanlara kayması da sinemamız adına üzüntü verici bir durum.

Mommo

Festivallerde bazı filmler vardır, izlersin, izlerken karakterler adına yüzeysel bir üzüntü duyarsın, sonra çıkarsın dışarı ve bir hafta sonra filmin ismi söylendiğinde hatırlamazsın bile.Mommo filmi de herhangi bir ülkeden gelseydi, sanırım bu hikayeye uyacaktı.

Mommo hikâyesinin gücüne güvenen ve üzülerek söylemek zorundayım ki seyirciyi çekecek başka hiçbir özelliği olmayan bir film. Annesini kaybetmiş ve babalarının da yeni evlendiği karısı istemediği için ölmek üzere olan dedeleriyle yaşayan iki çocuğun hikayesi Mommo. Film dedelerinin kendisi öldükten sonra ortada kalmamaları için bir şeyler yapma çabalarıyla ve çocukların iki kişilik bir aile haline gelmelerini, çocukluğunu yaşayamadan büyüyen abiyle, en küçük yaşlarında bile dünyayla tanışmak zorunda kalan kız kardeşinin çocuk umutlarını, hüzünlü neşelerini anlatan küçük, bağıntısız sahnelerle ilerliyor.

Yönetmen halk arasında acıtasyon dediğimiz ölçüden uzak durmak için hikayeyi mümkün olduğunca basit tutmuş. Bütün film boyunca seyircinin tepki vermesi istenilen tek sahne finaldeki küçük kızın arkasından koşma sekansı oğlanın. İşte bu nedenledir ki oyunculuklar törpülenmiş, birçok sahnede çocuklar kendi yaşlarının ötesinde, olgun bir hüzün diyelim birbirlerine bakıyorlar, bu arada sahneler çocuklar sanki gerçekten o iki çocuklarmış gibi abartısız ve uyumlu-çok başarılılar yoksa film çok kötü bir sonuç verebilirdi-. Bu arada yaratılan çocuk karakterlerin olması gerektiği gibi olduklarını da söyleyelim. Türk sinemasında bir çocuk karakter varsa o çocuğun gözleri fırıl fırıl döner, hem piçtir, hem tatlıdır, hem hüzünlüdür, en akıllı lafları en olmadık yerde onlar söylerler.. işte bu çocuk imgesinin çok ötesinde olması gereken iki çocuk var, fazlasıyla hüzünlüler, ve işte bu yüzdendir ki film akmıyor. Dakikalar geçiyor, benzeri sahneler devam ediyor, hikayede ne olacağını ortasından sonra biliyorsunuz, bütün olayı açık ediyor yönetmen; ki zaten bu hikayenin happy endingle sonlanması beklenemez, çekimlerde hikayeye koşut bir şekilde basit ve gün ışığından yararlanılmış, böyle olunca da geriye hiçbir şey kalmıyor, benim gibi duyarsız insanlar boş boş ekrana bakıyor. Bir de filme ismini veren mommo imgesi var, filmin başında çocukların korktuklar farazi bir yaratık olan mommo nun ismini duyuyoruz, bir daha sadece sonlara doğru kıza sürekli korkmamasını telkin eden çocukta mommo dan korkuyor, mommo imgesi bana göre güdük kalmış, yani hikayenin içinde yerini doğru olarak ve simgesel anlamını vererek almış ama seyirci isim mommo olunca daha başka bir payda biçer o isme, bu bağlamda bir çelişki var, benim için önemli değil bu durum belirteyim.


Mommo izlerken birçok insanın sıkılacağı kuru bir film, sinemasal anlatım gücüne sahip değil, bir de filmin yönetmeni kırk küsür yaşında olunca insan daha da hayal kırıklığına uğruyor, çünkü o yaşa kadar biriken entelektüel birikimi bir şekilde görmek istiyor izleyici.

Fotoğraftaki İhtimal (Uzak İhtimal)

Ne yazıyordu İstanbul film festivalinin o birkaç cümlede bize dünyaları açıklayan kitapçığında, müezzinin rahibe kıza âşık olması, hikâye ilerler vs. işte bu özetten kimisi söyleyecek sözleri olan cüretkâr, kimisi konunun ilginçliğine yaslanmış klişe bir hikâye bekliyordu ama salondan çıktığımızda aklımızda çok basit, ama güzel bir izleti kalmıştı. Kahramanımız-aha bu sahiplenmeye de biterim bu arada- İstanbul’a müezzinlik yapmaya gelmiş bir adam.-bu arada hemen dağılmadan ekleyelim yönetmenin kendisi de imam hatip çıkışlı ve orijinal kişilik Ahmet Hakan ın kardeşi- filmin hemen başında yan komşusunu görüyor, ona ilk görüşte aşık oluyor-tamam bu yanlış kelime oldu, ilgisini çekiyor diyelim- ve film ona yaklaşma çabalarını kendisine konu ediyor. Böyle bir konuda ne bekleriz, adam büyük şehre gelmiş, aklı karışık, aslında o kadar da dinine bağlı değil-bu konu filmde açığa çıkmıyor, inancıyla ilgili hikaye bize hiçbir ipucu vermiyor, tepki çekmemesi için düşünülmüş olabilir- şehri tanıması, kendini tanıması ve değişmesi.. filmin böyle bir değişim hikayesi anlatmak gibi bir derdi yok, film en başta birkaç cami sahnesiyle bize karakterin imam olduğunu hatırlatıyor ve sonra imamlık orada kalıyor, bütün film boyunca bir daha dönülmeyen imamlık icrası bir bakıma kız peşinde koşulurken aradan çıkartılması gereken zorunluluk oluyor.

Anlatı başlangıçta seyircinin ne olacağını bir adım önceden görebildiği gag larla ilerliyor, mesela tespih yerine kızın kolyesini eline alması, kapının yüzüne kapanması, akabinde tekrar açılıp istenen şeyin verilmesiyle tekrar kapanması veya işte kızın ona yardım edip hemen içeri kaçması gibi. İlerleyen dakikalarla beraber imamın içimizden biri olduğunu bize sürekli hatırlatan sahneler geliyor. İmam da kızı görmek için bizim gibi komiklikler yapıyor, kızı takip ediyor, hatta ilerleyen sahnelerle beraber şehre alıştıkça bir İstanbul flanörü olup çıkıyor-tamam bu biraz fazla oldu-.

Her ne kadar biraz da seyirciyi neşelendirip hikayeden uzaklaşmamaları için ikisinin arasındaki contrasta dayalı espriler ilk bölümde fazlasıyla kendini tekrar ederek devam etse de aralarındaki uzak ihtimalin temelinin herhangi iki insanın birlikte olmasının önündeki karakter engellerinden hiçbir farkı olmaması bence filmin en önemli gücü. Filmin başındaki contrast ilerleyen dakikalarla beraber gereksiz bir motif oluyor. İmamın sevimli, nümayişsiz ve gayretkar-bir leaud eskizi, aha bu benzetme de süper oldu- karakteriyle yönetmenin bize yüzünü bile göstermekten çekindiği kadın karakterin oyuncularda başarıyla vücut bulması anlatımı güçlendiriyor.

Hikâyenin akışını sağlamak amacıyla eklenen zorlama hırsızlık partını kenara koyarsak hem karakterlerin ruh haletini başarıyla sergileyen hem de seyirciler için anlatımı keyifli bir hale getiren sahneler buralarda pek rastlayamadığımız türden. Sahafçı amcayla imamın kararsızlıklarının yinelendiği sahneler ve fotoğrafa ancak ucundan girebildiği fotoğraf çektirme sekansı çok hoşuma gitti, yönetmen karakter yaratmayı başarabildiği zaman böyle sahnelerin arkasından gelmesine de şaşırmamalı, bu fotoğraf imgesini çok sevdim, bu hikayeyi daha güzel anlatanacak bir imge bulamazdı bence.
Sonuç olarak uzun bir zaman sonra bütünlük göstermeyi başaran planlar, dakika geçirmenin ötesinde karakter yaratmayı başarabilen sahnelerle dolu olan bir film bize izleten uzak ihtimal için karpuz kabuğunda gemiler yapmaktan beri izlediğim en iyi ilk türk filmi dersem yanlış bir şey söylemiş olmam, herkes izlesin, izletsin.

11 Nisan 2009 Cumartesi

Alt-Vizyon (1)

Alt-Vizyon, her hafta alternatif film seçenekleriyle burada olacak nacizane bir köşemizdir. Sinema adına farklı tatlar sunabiliriz umarım. Bu hafta için 1971 tarihli iki yol filmi var alt-vizyonda. Vanishing Point ve Duel.
Vanishin Point, basit bir hikayeyi oldukça başarılı bir şekilde 100 dakikaya yayabilen bir film. Kowalski adındaki, hayatını arabalara adamış bir yol tutkunu olan karakterimiz şerhirler arasında araba teslimatı yapmaktadır. Colorado'dan aldığı 1970 model Dodge Challenger'ı San Francisco'ya götürmek üzere yola çıkar. Şehirden ayrılırken bir arkadaşıyla, aracı 15 saatte San Francisco'ya ulaştıracağına dair bir iddiaya girer. Devamında da bu 15 saat içinde polisle olan mücadelesinden tutun da yolda türlü şeyler başına gelir. Yol boyunca Kowalski'ye Supersoul isminde, kör bir radyo dj'i eşlik eder...
Not: Audioslave bu filmden esinlenerek ve bazı parçaları da kullanarak Show Me How To Live şarkısına bir klip çekmiştir. imdb

İkinci filmimiz Duel, Steven Spielberg'in çok bilinen ilk filmlerinden biridir desek yanlış bir laf etmiş olmayız sanırım. Bir işadamı olan David kırmızı renkli Plymounth arabasıyla yol almaktadır. Henüz yolun başlarında bir tanker şöförü ile arasında ufak bir husumet geçer. Daha sonra bu giderek sertleşir ve bu ikili arasındaki mücadele oldukça gerilimli bir hal almaya başlar. Bu mücadele boyunca, siyah renkli olan tankerin şöförünün yüzünü hiç görmeyiz ve kendisi giderek daha da agresifleşmektedir...imdb

8 Nisan 2009 Çarşamba

Splinter (2008)

İsmini ilk duyduğumda ilk olarak aklıma, ustaların ustası "Usta Splinter" gelmişti haliyle. Hatta bu isimde bir film olduğunu kime söylesem, hepsinden de "Usta Splinter'ın filmini mi yapmışlar?" cevabını aldım. Hayır malesef onun filmini yapmamışlar. Ancak yandaki afişine baktığımızda, yapımcılar Splinter Usta'nın şöhretinden nemalanmak da istemişler gibi geldi bana. Eğer ismi bu olmasa ve afişi de bu anımsamayı yapacak olmasa ilk anda ilgimi çekmeyeceğini rahatlıkla söyleyebilirim. Neyse konumuza dönersek, Splinter memleketimizde "Kıymık" ismiyle gösterime girdi. Splinter'ın kelime anlamına baktığımızda da "kıymık" ve "parçalamak" olarak dilimize karşılık geldiğini görüyoruz.

Splinter, ıssız bir benzin istasyonuyla açılıyor ve devamında, sevgililik yıldönümlerini çayırda bayırda yalnız kutlamak isteyen genç çiftimizle devam ediyor. Gençler çadırlarını kuramamaktan dolayı otele gitmeye karar veriyorlar ve yolda başka, hatta bambaşka bir çiftle karşılaşıyorlar. Aralarında geçen bir kısım husumetler sonunda (o kısımları filmi izlerken görmek daha iyi olur sanırım) filmin başında gördüğümüz benzin istasyonuna gelirler ve her film bahsinde de değindiğimiz gibi olaylar gelişir.

Düşük bütçeli bir film olarak öne çıkan Splinter anlatım olarak da bu tadı verebiliyor. Ancak toplamda 3 mekan ve 6 karakterden oluşan film, klişeleri yerli yerinde ancak çok başarısız bir şekilde kullanıyor. Nereden geldiği belli olmayan virüsümüz, bilinmeyen bir yaratıkımsı, aslında özünde iyi olan kötü adam ve her zaman olduğu gibi karşılaşılan yaratık/zombi/vb ile baş etmenin yollarının filmin sonlarına doğru bulunması. Klişeler, her zaman karşılaşılan ve korku filmi tutkunlarını o kadar da rahatsız etmeyen bir öğe olsa da eğer filmin içine bunu başarılı bir şekilde yerleştirememişseniz ve bir de bunu mantıksızlıklar silsilesiyle de pekiştirmişseniz vay halinize. Filmin kısa sürmesi ve bu para vermemiş olmam filmi daha katlanılabilir kıldı diyebilirim.


Az önce dediğimiz gibi filmin az sayıda karakter ve mekanda geçmesi ve düşük bütçeli bir yapım olması hoş bir hava katmış filme. Ancak devamında bu havayı sadece ambalajdan ibaret kalıyor ve tamamen sıradanlığa bürünüyor. Keşke bunu daha naif bir görsellik ve anlatımla sürdürseydi demedim de değil.

Splinter hususunu burada sonlandırırken filmle ilgili de birkaç bilgi vereyim. Yönetmen kişi Toby Wilkins aslen görsel efekt konusunda uzman. Muhtemelen bu filmi de kendince daha bağımsız bir iş yapmak için çekmiş. Görseller konusunda çok da abartılı bir kalite olduğunu düşünmememle birlikte sesler oldukça etkileyici. Film, Screamfest'de özel efektler de dahil olmak üzere 6 dalda ödül almış. Bu ödülleri almış olması sizi ne kadar etkiledrbilmiyorum ama bana sorarsanız bu 80 dakikalık film kafa boşaltmak ve vakit geçirmek için izlenilebilecek bir filmden ötesi değil.

Son olarak ufak bir uyarı; eğer daha once herhangi bir yeriniz kırıldı yada çıktıysa ve bu tip görüntülerden de rahatsız oluyorsanız bu filmden uzak durmanız sizin için daha iyi olur.

2 Nisan 2009 Perşembe

GENÇLİK ATEŞİ!!..(2)

Nick and Norah's Infinite Playlist

Nick: Hey Tris, it's Nick. I just wanted to talk to you. You know, I think we both said some things we didn't mean, like when you broke up with me on my B-Day.
Also that mixed Cd that I left on your doorstep was the last one that I ‘ll be making for you....more or less...
Anyway give me a call, I am doing very well.........
............
Call me when you get a chance
All right good-bye .
(click)
Telesekreter: your message has been deleted…
Nick: Fuck!...


Yaklaşık iki buçuk dakika boyunca, daha yeni ayrıldığınız, acısını içinizden atamadığınız, fotoğrafına dolu dolu gözlele baktırıp, düz duvara tırmandıran sevgilinizin cep telefonuna durup dururken “seni özledim temalı” sesli mesaj bırakmaya kalkarsanız işte böyle olur. Kıza gerek kalmaz, cep telefonunun telesekreteri kendiliğinden siler mesajı…”hadi bebişim yorma bizi, ayrıca the person you have called can not be reached, because he/she is kissing one another…” der kısaca.
…………………
“Where’s Fluffy”..New York da… Tüm gençlik bunun peşinden koşuyor. Herkes onları görmek istiyor, ama onlar çok gizemli…cep telefonlarına sürekli mesajlar geliyor, Where’s Fluffy şurda çıkacak, burda çıkacak diye…ama grup ortada yok…en son gelen mesajla “Where’s Fluffy”nin o gece çıkacağına dair müthiş bir haber alınıyor ve ortalık inliyor.

New York’da “Where’s Fluffy” grubunun peşinde geçen bir gece, gençler ve müzik. Sevimli mi sevimli bir film Nick ve Norah’nın Bitmeyen Şarkıları…

Nick (Michael Cera) kız arkadaşı Tris’ten (Alexis Dziena) yeni ayrılmıştır, ve hala onu düşünmektedir, bunalımdadır. Tris ise çoktan başka birini bulmuştur.. Caroline (Ari Gaynor), Norah’ın en yakın arkadaşıdır..Ne zaman gece dışarda zaman geçirelim deseler, Caroline asla ayık kalamaz, Norah da her defasında O’nu toplamak zorunda kalır..Ve Norah (Kat Dennings ) ..Tris ile aynı okuldadır ve yüzünü görmeden Nick’e, Tris için hazırlamış olduğu birbirinden harika karışık cd’leri dinleyerek çoktan aşık olmuştur bile..

Nick Hoboken’li bir lise öğrencisi ve gey bir indie grubunun gey olmayan tek üyesidir…Where’s Fluffy’nin sahne alacağı gece onların da mini bir konserleri vardır. Tris ve yeni sevgilisi de ordadır, Norah ve sarhoş olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Caroline de…Derkeen Tris, Norah’a yeni sevgiliyi tanıştırır , üstüne üstlük “sen yine yalnızsın galiba” gibilerden kıza sataşır, Norah ise bardaki çoçuğu işaret ederek erkek arkadaşı olduğunu söyler ve gidip öper. Bardaki şanslı Nick’tir. Tüm macera bundan sonra başlar..Nick’in grup arkadaşları sarhoş kanka Caroline ile ilgilenirken, Nick de Norah da birbiriyle ilgilenmek zorunda kalır.

Biraz karışıklık, arayıp bulamama, üstüne birazcık bela, eski kız arkadaş, biraz müzik ve sevimli gençlik derken ortaya kendini gülümseterek izleten hoş bir seyirlik çıkar. Bir beklenti içine girmeden izlenebilecek, hatta film içindeki hoş detaylarla da, ki bu detaylara daha sonra değineceğiz, sizi sarabilecek bir gençlik filmi Nick ve Norah’nın Bitmeyen Şarkıları…iyi seyirler.

26 Mart 2009 Perşembe

6.Yıldız Kısa Film Festivali Finalistleri Açıklandı!!!

FİLM, YÖNETMEN, SÜRE
Kurmaca
1) Bir Kaplumbağa ve Tavşan Hikayesi - Abdülbaki Yavuz 11'16''
2) Dragonfly - A. Can Eren 19'44''
3) Sapak - Fırat Mançuhan 15'00''
4) Darbe - Eray Mert 09'51''
5) Bıçak - Serdar Gezer 10'00''
6) Tek Notalık Adam - Dağhan Celayir 14'00''
7) Dore Giderken - Anıl Kaya 09'21''
8) Hüküm - Rezan Yeşilbaş 20'00''

Deneysel
1) Karşı - Mehmet Göksu 03'47''
2) Ah Aklımdan Ölümün Geçer - Eray Mert 01'49''
3) Paralleles - Gökhan Bulut 03'58''
4) Uyuyan Günah İşlemez - Veysel Çelik 12'00''
5) Yeni Dünya Düzeni - Niyazi Selçuk 10'35''
6) Çimenlikte Uzanmak - Mehmet Can Yavuz 14'48''
7) İzdüşümsel Fantaziler - Burak Koçak 04'02''

Canlandırma
1) Yar - Mert Kızılay 06'06''
2) Gemeinschaft - Özlem Akın 03'48''
3) Dino Tork - Adil Alpakın 10'33''
4) Watt - Burak Kurt 05'00''
5) Tahta Kurdu - Mehmet Akif Yiyen 04'30
6) Karanlık - Mehmet Akif Yiyen 10'44''
7) Tavşan Tavşan - Burak Kurt- Münire Bozdemir 08'00''


Dereceye giren filmler 13 Nisan 2009 akşamı Yıldız Teknik Üniversitesi Yıldız Kampüsü'nde yapılacak olan gala gecesinde duyurulacak.

http://yildizkisafilm.org/

18 Mart 2009 Çarşamba

Soundtrack dediğin: "High Fidelity"

Soundtrack denildiğinde "filmler için yapılan müzikler", "film müzikleri", "bir filmde kullanmış olan müzikler" gibisinden tanımlamalar tam olarak doğru olamamakta. Soundtrack dediğimiz şey adı üstünde "sound track"'dır. Bir film içerisinde kullanılan ses efektleri dahil olmak üzere, neredeyse diyalog haricindeki bütün ses kayıtlarıdır. Yeri gelir Tarantino gibi, yönetmenin kendi seçkisinden ve daha önceki yıllarda yapılmış şarkılardan oluşan "playlist" tadında seçkiler kullanılırken, yeri gelir "Philip Glass" gibi bir dahiyane müzisyenin ellerinde şekillenir. Eğer filmin kendisi zaten soundtrack değilse tabi...

High Fidelity, dönen bir plak üzerinde yazıların geçişi ve fonda da "13th Floor Elevators"'dan "You're Gonna Miss Me" ile açılır. Böyle bir film için en güzel açılışı yapmıştır bence "Stephen Frears". Yanda resmini gördüğümüz "Rob" ve onun plak dükkanı "Championship Vinyl"'de çalışan iki müzikal manyak, "Dick" ve "Barry"'nin muhabbetleri soundtrackden çok daha fazlasıdır tabii ki. Film süresinde yaklaşık 60-70 farklı şarkının bahsi geçer. Ancak soundtrack aşağıda isimleri geçen 15 şarkıdan ibarettir. Bu bile fazlasıyla tatmin edicidir kanımca.




1. "You're Gonna Miss Me" - 13th Floor Elevators
2. "Ev'rybody's Gonna Be Happy" - The Kinks
3. "I'm Wrong About Everything" - John Wesley Harding
4. "Oh! Sweet Nuthin'" - The Velvet Underground
5. "Always See Your Face" - Love
6. "Most of the Time" - Bob Dylan
7. "Fallen for You" - Sheila Nicholls
8. "Dry the Rain" - The Beta Band
9. "Shipbuilding" - Elvis Costello & The Attractions
10. "Cold Blooded Old Times" - (Smog)
11. "Let's Get It On" - Barry Jive & The Uptown Five
12. "Lo Boob Oscillator" - Stereolab
13. "Inside Game" - Royal Trux
14. "Who Loves the Sun" - The Velvet Underground
15. "I Believe (When I Fall In Love It Will Be Forever)" - Stevie Wonder

Stevie Wonder'ın "I Just Called To Say l Love You" şarkısıyla ilgili, bir müşteri ve Barry arasında şöyle de bir diyalog geçer.

Müşteri: Kızım yaş günü için bir plak istiyor.''I Just Called To Say l Love You.'' Sizde var mı?
Barry: - Var.
Müşteri:- Harika. Alabilir miyim?
Barry:Hayır. Hayır, alamazsınız.
Müşteri:- Neden?
Barry: - Çünkü duygusal ve zevksiz. O plağı asla satmayız. Alışveriş merkezine git.
Müşteri: Senin sorunun ne?
Barry:Kızını tanıdığını mı sanıyorsun? O şarkıyı seviyor olamaz. Yoksa kızın komada mı?

Soundtrack bir şarkı hariç olmak üzere, daha önceden yayınlanmış şarkılardan oluşmakta. O kalan tek şarkı da, filmin finali için de oldukça etkileyici olmakla birlikte, "Jack Black"'in efsanevi "Let's Get It On" yorumudur. Sonrasında da "Rob", "Laura" için bir karışık kaset doldurmak üzere kayıt masasının başına geçer...

10 Mart 2009 Salı

Kötü Adamın Sağ Kolu İyi Adam

Çok film izleyen ama değerlendirme aşamasında "hacı o ne filmdi öyle öyle yaa", "olum bi bok anlamadım" ve "oha! ne furdu lan!" gibi cümleleri aşamayan biri olarak ben de tespit ettiğim klişe gibi ama değil gibi olan şeyleri paylaşayım dedim.

Bunlardan biri de yazının başlığında belirttiğim adamdır. Bu adamlar filmdeki kötü adamın sağ koludurlar. Aslında o adam da kötü adam olmayabilir tam olarak. Özünde iyidir de Şartlar onu itmiştir veya yanlış anlaşılmıştır ama o başka bir konu. Bizim meselemiz ise o ikinci adam. Bu abiler gerçekten çok delikanlı adamdır. Kötü adamımızı bir an yalnız bırakmazlar. Daha çok asker kökenli olduklarından "emir demiri keser" mantığıyla her emri ses çıkarmadan uygular, geri kalan adamlardan karşı çıkan olursa kulaklarını çekerler. Fazla, hatta fikirleri sorulmadıkça hiç konuşmazlar. Nadiren kötü adamın iyice sapıttığı anlarda "ulan yapmasak daha iyi gibi be" der gibi bakarlar ama yine de ses etmezler âmirlerine.

Taa ki filmin kopma anı gelir ve iyi adamımız kötü adamı, o pis adamı, lanet olası serseriyi alt eder. Bu aşamada 2. kötü adamımız çok acayip bir şekilde en kritik rolü oynar. İyi adam tüm adamlarının önünde kötü adamı döver. Biz ise deriz ki "ulan dövsen noolacak? adamları seni döver ki, kötü bunlar delikanlı değiller". Fakat öyle olmaz işte. 2. kötü adam, ki artık 2. iyi adamdır, çıkar ve kendine yakışanı yapar. Ya diğer adamlarını durdurur, iyi adamımızı tebrik eder, ya dövülen kötü adamı tutuklar ya da öyle bir şeyler yapar işte. İyi adamın alnının akıyla buralara geldiğini, artık onu rahat bırakmalarını gerektiğini falan söyler veya ima eder. Otoritesi de öyle güçlüdür ki, diğer adamlar ses çıkarmaz.

Bu rolü oynayan aktörler başrol olmazlar pek fazla. Kötü adam ise nüfuslu bir aktördür. Tüm durumlara en uygun örneklerden biri de "The Rock" filmidir. Nicholas Cage iyi, Ed Harris kötü adamdır. Kritik adamımız ise David Morse'dur. Filmi bilmeyenler için konu aynen yukarıda anlattığım gibidir.

Bu adamlar hakkında nasıl bir duygu beslesem kestiremiyorum. Bir yandan "ulan madem iyi adamı haklı buluyon, ne bekliyon bu saate kadar? ille dayak yemesi mi lazım âmirinin" diye kızıyorum. Bir yandan "aferin lan adama. bak nası delikanlı gibi iyi adamı yedirmedi diğerlerine" diye sırtını sıvazlıyorum. Bir yandan "ulan ne kaypak adammış, sattı hemen adamı" falan diye sitemkârlaşıyorum. Fakat nihayetinde seviyorum bu adamları ben. Aklıma gelen diğer örnekleri Kevin Costner'ın The Postman'ında ve The Chronicles of Riddick'te, resimdeki sahneden hemen sonra yaşanmıştır.
(Karl Urban kasıntısı)

7 Mart 2009 Cumartesi

High Fidelity'e Saygı Duruşu


Şahsi görüşlerden yola çıkarak bir "High Fidelity" saygı duruşu gerçekleştirmemiz gerekiyorsa bunu aşağıdaki maddeler sebebiyle yapabiliriz:

*Top 5 sıralamalarıyla müthiş bir "erkek beyni" formülazasyonu yaptığı için.(Evet, çünkü birden fazla şeyi önem sırasına göre dizmek veya standardizasyon ve dahi bu gibi sınıflandırmalar "erkek beyni"ne yaraşır.Bayanlar bunu yapmaktansa ölmeyi tercih ederler çünkü onlara göre her şey ayrı bir öneme sahiptir ve sınıflandırmalar çok çeşitli açılardan yapılmalıdır.)

*"Ne yapacağını bilememe durumlarında gerçekten ne yapacağını bilemez olduğunu belli edecek -Ian'ın plaklarını neye göre dizmeye çalıştığını hatırlayalım- davranışlarda bulunan erkeğe nasıl davranacağını bilen kadın formülü"nü şıp diye karşımıza çıkardığı için.(Kuşkusuz ki bu kadın tiplemesi her erkeğe uyumlu değil ama çoğuna uyar kanısındayım.)

*Kaset doldurmak üzerine verdiği tüyolar için.

*Kız tavlamak üzerine verdiği tüyolar için.(Sonu başarısız da olsa "tavlamak" "tavlamak"tır.)

*Hayal dünyasından çıkıp gerçek dünyaya merhaba demenin -fantazilerden sıkılan adam otuzunu aşmış ve artık pes etmiştir- bünyelere verdiği o garip rahatlama hissini ve aynı derecede garip huzursuzluğu hissettirdiği için.

*Müthiş iş arkadaşlarının(!) işleri nasıl da kolaylaştırdığını gösterdiği için.

*"Kötü anne" formülündeki başarı için.

*"Kötü evlat" formülündeki başarı için.

*"Aşktan ırak ilişki" kavramını ve dahi "aşk" kavramını da - o kadar olmasa da- gözümüze soktuğu için.

3 Mart 2009 Salı

6.Yıldız Kısa Film Festivali

Yıldız Teknik Üniversitesi Sinema Kulübü tarafından düzenlenen, kısa film severlerin merakla beklediği Yıldız Kısa Film Festivali 13 - 17 Nisan 2009 tarihleri arasında 6. kez izleyicisiyle buluşuyor.

Bu yıl ilk olarak uluslararası alanda da kendini gösterecek olan festivale kısa film severler kurmaca, canlandırma, belgesel ve deneysel dalda üretikleri eserleri ile katılabiliyorlar. Belgesel filmler yalnızca gösterim bölümüne katılabiliyor. Yarışmaya Son katılım tarihi 13 Mart 2009.

Katılan eserler festivalin bu yıl ki seçkin jüri üyeleri; Yeşim Ustaoğlu(Yönetmen), Meral Okay (Senarist), Engin Öztürk(Kurgu), Gökhan Atılmış(Görüntü Yönetmeni), Naz Erayda(Sanat Yönetmeni), Kerem Kurdoğlu(Animasyon), Yetkin Dikinciler(Oyuncu), Atilla Dorsay(Sinema Eleştirmeni) tarafından değerlendirilecek.













Festival süresince gerçekleştirilecek etkinlikler ise;

Kısa Film Yarışması
Festival Kapsamında düzenlenecek yarışma bölümüne ulusal çapta tüm öğrenciler katılabileceklerdir. Yarışmaya katılan filmler, YTÜ Sinema Kulübü danışmanı Uğur KUTAY başkanlığında, YTÜ Sinema Kulübü Yönetim Kurulu ve Üyelerinden oluşan ön jüri tarafından değerlendirilecektir. Ön jüri değerlendirmesinden geçen filmler arasından kurmaca, canlandırma ve deneysel dallarda ilk üçe giren filmler esas jüri tarafından belirlenecektir. Esas jürinin belirlediği her dalda en iyi üç film ve özel ödül olmak üzere toplam on film gala gecesinde ödüllendirilecektir. Bu yıl DFA özel ödül olarak 4000 TL değerindeki DFA çekini ön elemeyi geçen filmler arasından en yaratıcı seçtiği filme verecek.

Gala Gecesi (Kokteyl ve Ödül Töreni)
13.04.2009 tarihinde YTÜ Yıldız Kampüsü’nde düzenlenecek geceye sinema, medya, basın dünyasından seçkin konuklar ve festivalde gösterilecek filmlerin sahipleri davet edilecektir. Yıldız Kısa Film Yarışması kapsamında esas jüri tarafından belirlenmiş en iyi filmlerin sahiplerinin ödüllendirilmesiyle başlayacak programda, festivalde gösterilecek en iyi filmlerden bölümler özel bir gösterimle konuklara izletilecektir. Program, yapılacak kokteyl ile sona erecektir.

Kısa Film Gösterimleri
Festivale kabul edilen filmlerin gösterimi yapılacaktır. Gösterimler YTÜ Yıldız Kampüsü içinde diğer tüm etkinlikler gibi ücretsiz olarak izleyiciye sunulacaktır.

Özel Gösterimler
Festivale yollanan kısa filmlerden oluşturulan seçkinin yanında, sinema tarihinden ve uluslararası festivallerde yayınlanmış nitelikli kısa film örneklerinden ve yurtdışındaki sinema okullarından öğrencilerin filmlerinden oluşan gösterimler ile izleyiciye geniş bir yelpazede kısa film izleme olanağı sunulacaktır. Ayrıca öncellikle Yıldız kampusü ve çeşitli mekanlarda yapılacak açık hava gösterimleri de bu etkinliğin bir parçası olacaktır.

Paneller, Söyleşiler ve Atölyeler
Festival kapsamında sinema dünyasından seçkin konukların katılımıyla sinema ve kısa film üzerine, panel ve söyleşiler düzenlenecektir. Bu etkinliklerle; sinemayla ilgilenen gençlerle profesyonellerin bir araya getirilip düşünce ve birikimlerin paylaşılabildiği bir platform oluşturulacaktır. Ayrıca festival kapsamında düzenlenecek atölye çalışmasında kısa filmin kamera arkası hakkında bilgi vermesi amaçlanmıştır.


Festival ile ilgili gelişmeleri takip etmek ve ayrıntılı bilgi edinmek için; www.yildizkisafilm.org

En İyi Yerli Sinema Blogları

"Giderek sinema üzerine amatör ruhla yayına başlayan blogların arttığı ve popülerleştiği bir dönemde biz de en fazla takip edilen, okuyucusuna kaliteli ve dolu dolu bir içerik sunmaya çalışan belli başlı blogları ele alalım dedik. Kendileri de bizi geri çevirmedi ve sorularımızı yanıtladı. Beyazperde ekibi olarak dosyamıza katılıp sorularımızı yanıtlayan bloglara teşekkür ederiz. Dosyanın gelecek ay devam edecek ikinci kısmında diğer sinema bloglarını da ele alacağımızı da not olarak düşelim."

devamı: http://beyazperde.mynet.com/sinemasaldetay.asp?id=4255

1 Mart 2009 Pazar

if...

1968 yapımı Cannes'da 'en iyi film' ödülünü almış olan if..., dönemin anaşist söyleminin İngiliz Sineması'ndaki en güçlü yansıması. Birçoklarına göre haddinden fazlaca Vigo'nun Zero de Conduite'den (1933) feyz almış bu yapımda Anderson, yatılı okul öğrencileri üzerinden eğitim sistemine, silahlanmaya, tek tip birey üretimine eleştiri getirmeye çalışmış.

Anderson'un filmini incelediğimiz zaman ilk akla gelen birçok okul filminde maruz bırakıldığımız kalıp karakter sorunu. Yönetmenlerin aklına bir fikir geliyor, bu doğrultuda önemli olanın eylemin olduğu bir hikaye anlatılması gerekiyor ve bu yüzden de seyircinin yaşadığına inanmakta zorluk çektiği karakterler yaratılıyor. Okul içi şiddet, sorun türünün en iyi örneklerinden biri olan Elephant da (2003) nasıl bilgisayarda adam öldüren çocukların arkadaşlarını öldürmek istemeleri son derece basit geliyorsa göze, burada da lenin fotoğralarıyla dolu bir odaya sahip olan gençlerin anarşist söylemleri ve tutumları -gerçi film kendi kendini yalanlıyor sonuç itibariyle- seyirciyi tatmin etmekten uzakta. Bunun yanı sıra filme ilişkin beni en rahatsız eden durumlardan biri öğretim sistemine teenage kült filmi Donnie Darko (2001) kadar bile eleştiri getiremiyor oluşu. Eğer ortada bir tek tip insan yaratma çabası varsa bunun yolu öğretimden geçiyorsa bununla ilgili tek başına bir tutarlılık yakalayan bir veya birkaç sahne yerine oğlan avına çıkmış hocalardan bahsedilmesi bana garip geldi. Filmin kopuk anlatımında cimnastikçi çocuğa hayran olan alt sınıf öğrencisi, yıldızlarda sevgilisini gören Travis gibi naif ve gerçekçi anlatımların yanına böyle sahneler eklenseydi filmin içeriğinin daha güçlü olacağını düşünüyorum. Filmde en dikkat çeken unsurlardan biri olan kaplan imgesi ise karakterlerin ruh haletini anlatmakta başarılı bir anlatım yakalamayı başarıyor.



If...'in diğer dikkat çeken unsuru ise renkliden siyah beyaza ve sepyaya dönen renk kullanımı. Bu kullanımının nedeninin Lelouch'un bir kadın&bir erkek filmindeki gibi mali nedenler olup olmadığını bilmiyorum ama bu kullanımın filmin ikircikli anlatımına koşutluk yakaladığını söyleyebilirim. Aslında beni en çok rahatsız eden anlatım tekniği oldu. Aynı dönemde Godard gemiyi azıya alırken çektiği La Chinoise (Çinli Kız, 1967), Weekend (Haftasonu, 1967), Sympathy For The Devil (1968) ve bir kaç sene sonraki Tout Va Bien (Herşey Yolunda, 1972) gibi filmlerde çok önem verdiği estetik anlatımı tamamen bir kenara bırakıp, anlatmak istediklerini bazen bir karakterlerin kameraya dakikalarca konuşmasıyla sahneleyerek sinema filmi anlatımından bütünüyle koparken, Anderson'unun anarşist söyleme sahip filminin duraklamalar ve kopuşlar içerse de geleneksel kurguya bu kadar yakın kalması da açıkçası bana çok ironik gözüküyor.Son olarakta filmin bitişteki gerçeküstü finaline değinmek istiyorum. O gerçeküstü finalde sonra çıkan 'if' yazısıyla yönetmen her şeyi seyiriciye bırakıyor. Dilimizde tam bir karşılığını bulamadığımız bu eğer/acaba sorusuyla yönetmen değerlendirmeyi anarşist söyleminden bütünüyle koparak bize bırakıyor.

Loves of a Blonde&The Firemen's Ball

Her ne kadar birçok yönetmen için ilk dönem çalışmaları ilerleyen nesiller tarafından bir merak nesnesi olarak tüketiliyor ve çoğunlukla hayal kırıklığı yaratıyorsa da, konuştuğumuz isim forman olduğu zaman çoğunluğun guguk kuşu, ragtime, hair ve daha sonraki büyük prodüksiyonlardan tanıdığı yönetmen için ama önceside var demeyi bir sinefil olarak boynumun borcu olarak görüyorum.

Gösterimleri birlikte yapılan iki kısa filmi audition ve it were'nt for music ve akabinde çektiği ilk uzun metrajı black peter dan sonra forman ülkesini terketmeden önce çek yeni dalgasının mihenk taşları olarak görülen Loves of a Blonde ve The Firemen's Ball'u arka arkaya çekti. günümüzde bile ne zaman bir çek veya slovak filmi izlesek görmeye alışık olduğumuz gülümseyen bir hüzünden ziyade hüzünlü bir gülümseye sahip hikayelerin çıkış noktası olarak bu iki filmi gösterirsek yanlış bir şey söylemiz olmayız.



1965 yılında gösterime giren ve forman'a yabancı film dalında oscar adaylığı getirerek holivud tarafından ilk defa farkedilmesini sağlayan loves of a blonde bir taşra kasabasındaki gündelik hayatı terennüm ediyor. fellinesk karnaval ortamından çok uzakta olan bir balo sahnesinde on altı kıza bir erkeğin düştüğü kasabadaki ikili ilişkilerin kopukluğu, karşı cinse bakış açısı ve komünist rejimdeki donuk gündelik yaşamı komik ama arka plandaki hüznü unutturmadan sahneliyor. parçalı- kopuk anlatımı ve karakterleri ele alış biçimiyle yer yer izlenimci bir havaya sahip olsa da filmin bilhassa gerçekçilikten kopmaya meyilli senaryosu bu adlandırmayı yapmamızı imkansız kılıyor. ilerleyen sahnelerde kasabaya ait olmayan piyanistin naif kasaba kızını kandırması, daha doğrusu onun kanmak istemesi diyelim ve öylesine söylenilmiş bir sözün peşinden büyük şehire gelişini izliyoruz. burada bize hiç de uzak olmayan bir aile sekansının ardından genç adamın yanında umduğunu bulamayarak geri dönmesiyle hikaye ilerliyor. ve filmin başında izlediğimiz gibi finalde de karakterler yine yatakta kendi aralarında konuşuyorlar. film boyunca milda için her şey yatağında veya sevgilisinin yatağında uzandığı zaman iyi gidiyor, ne zaman yatağında uzansa kendi gerçeklerini yaratabiliyor ve hatta bu gerçekler çocukca hileler bile olsa dışaradaki gerçekle örtüşebiliyor. bu basit anlatıda forman ülkesinde genç kızların daha doğrusu gençlerin yola çıkışlarını(çımayışlarını anlatmak istiyor ve ülkesinde yaşadığı günümüzde iran sinemasında görmeye alışık olduğumuz sınırlandırmalara benzer bir yapıya rağmen istediğini yapabiliyor.



Loves of a blonde un akabinde yeni bir senaryo yaratmakta zorlanan forman ve ekibi kaldıkları otelde izledikleri bir "itfaiyeci balo"sundan sonra bu konuda bir senaryo yazmaya karar verirler ve the firemen's ball u yazarlar. ilerleyen dönemde ülkeden ayrılmasına neden olan the firemen's ball için truffaut nun kanatları altında kendine finansör bulabilen forman bu filmde sadece amatör oyuncularla çalışmıştır. konusunu itfaiyecelerin geleneksel balosunda itfaiyecilerin ve güzellik yarışmasındaki kızların başlarından geçen olaylar-!- olarak özetlenmemiz beklenen bu filmde forman ne düşünmemiz gerektiğini bizlere bırakıyor. ilerleyen dönemde kendisine sorulduğunda filmde istiare ve/veya metafor kullanmadığını söyleyen yönetmenin filmini çoğu izleyici bir toplum/siyasi alegori olarak hatırlar. itfaiyecelerin piyango hediyelerine göz kulak olamamaları, güzellik yarışması yaparlarken yanlarındaki binanın yanması, bina yandığı sırada insanların bunu içki içerek izlemeleri-forman ne derse desin bu sahneden sonra seyircinin bu filmi bir komedi filmi olarak hatırlama şansı kalmıyor, filmdeki ani geçiş aslında biraz da seyirciyi silkelemek için ve onlara seyirci olduklarını hatırlatmak için- ve tabii ki başkanlarına verecekleri hediyenin bile çalınması komedi filmlerinde görmeye alışkın olduğumuz abartılı, anlamsız, salt güldürmeye dönük çabalar olarak göremeyiz. ve tıpkı loves of a blonde olduğu gibi forman bu filmde de bulunduğu cehennemde belki de gelinme imkanı olan en yüksek erime ulaşıyor ve seyirciye yıllar sonra da anlamını yitirmeyen bir kült bırakıyor