1 Haziran 2009 Pazartesi

DOCUMENTARIST 2009 - İstanbul Belgesel Günleri

2008'de pek başarılı belgesellerle başlamış olan DOCUMENTARIST, bu yıl da aynı hızla devam edecek gibi görünüyor.


Dünyanın dört bir yanından nitelikli belgeselleri İstanbul’a taşıyan DOCUMENTARİST – İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran Salı günü altı salonda birden yapılacak gösterimlerle başlıyor. Açılışı Hollanda Konsolosluğu bahçesinde gerçekleşecek olan etkinlik, dünyanın en saygın festivallerinden seçilen 50’den fazla yabancı film ile 20 yerli belgeseli seyirciyle buluşturuyor.

DOCUMENTARIST hafta boyunca, Finlandiya’da sinema dersi vermek üzere gelen YLE belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, Hollanda’dan Mercedes Stalenhoef, Romanya’dan Thomas Ciulei, Fransa’dan Xavier Marquis, Finlandiya’dan Nina Normann, eleştirmen Anca Yvette Gradinariu ile son dakika konuğu olarak Britanya’nın ünlü belgesel festivali Sheffield Doc/Fest’in programcısı Hussain Currimbhoy’u konuk olarak ağırlayacak. 7 Haziran’da vereceği Sinema Dersi’nde Ikka Vehkalahti, yapımcı olarak Hindistan ve Afrika’da gerçekleştirdiği projelerini anlatacak. Currimbhoy ise ortak-yapımcı ve fon arayışları konusunda belgeselcilere önerilerde bulunacağı bir panel gerçekleştirecek.

7 Haziran’a kadar sürecek gösterim ve etkinlikler, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Hollanda Konsolosluğu Union Church, Goethe-Institut İstanbul ve Kadıköy Beksav’da gerçekleştirilecek. Etkinlik biletleri mybilet üzerinden ve gösterim salonlarından alınabilir.

www.documentarist.org



29 Mayıs 2009 Cuma

Mevzumuz : afiş

Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs... Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta "güzel" olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki...


CLOCKWORK ORANGE :

Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.

WALL-E :

Sanıyorum "sevimli" filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce "aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur." diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.



THE HOURS:

yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet... ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.


WRISTCUTTERS:

Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise "sok gözüne mevzuyu" afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. "yakışır" demek istiyorum.






devam edecek...












27 Nisan 2009 Pazartesi

2009 Cannes İlk Bakış

Cannes Film Festivali önümüzdeki haftasonu başlayacak, şimdilik elimizde oyuncu kadrolarından başka hiçbir şey yok, o yüzden yarışma bölümünde yer alan önemli isimlere kısacağa değineceğiz, daha sonra okuduklarımızı anlatan bir şeyler de yazarız umarım.

Andrea Arnold 2006 yılında son filmiyle jüri özel ödülünü kazanmış bir isim, yeni filmiyle yarışma bölümünde yer alıyor. Pedro Almodovar daha önce en iyi yönetmen ve senaryo ödüllerini kazandığı festivalde üçüncü kez şansını deneyecek. Jacques Audiard uzun bir süre sonra Cannes'da yarışıyor. Marco Bellocchio defalarca önemli festivallerde yarışmış, ünlü bir isim, yarışma bölümünün en yaşlı isimlerinden. Jane Campion palmiyeyi ikinci defa almak için burada. Heneke Cache’den dört yıl sonra tekrar şansını deniyor, funny games in tekrar çekimini saymazsak uzun bir ara sayılır, yarışma bölümünün en dikkat çeken isimlerinden. Ang Lee Berlin ve Venice’de daha önce en iyi film ödüllerini kazanmıştı, Cannes’da ikinci kez yarışacak. Ken Loach palmiye aldıktan sonra Venice’e uğradı bir sonraki filminde, şimdi tekrar Cannes’da. Lou Ye son iki filmi Cannes’da yarışmış ama başarılı olamamış bir yönetmen, şu ana kadar dünya çapında tanınırlığı yakalamış bir isim değil. Gasper Noe çok konuşulan İrrreversible’dan yedi sene sonra tekrar Cannes’da. Park Chan Wook Old Boy filminden sonra ikinci defa yarışma bölümünde. Tsai Ming Liang daha önce bir kısmını Paris’te çektiği What time is it there filmiyle Cannes’da yarışmıştı, yine Fransa’da çekti son filmini, oyuncu kadrosunda Jeanne Moreau ve Jean Pire Leaud da var. Lars Von Trier de alışık olduğumuz üzere yeni filmini Cannes’da görücüye çıkartıyor. Aynı zamanda Resnais ve Tarantino’da yeni filmleriyle prestij amaçlı olarak yarışma bölümünde yer alıyorlar. Resnais'ye jürinin özel ödül vereceğini tahmin ediyorum ama Tarantino'nun hala neden yarışma bölümüne alındığını anlamakta zorlanıyorum. Tarantino'nun yarışmayı kazanamayacağına rağmen yarışmaya dahil olması ve organizasyonun onu yarışmaya alması bu yazının konusu değil, Cannes film festivali olgusunu tartışırken bunu incelemek gerek, bir sonraki yazımızda buna da kısaca değiniriz.

25 Nisan 2009 Cumartesi

Alt-Vizyon (3) - Cannes Galipleri

Önümüzdeki ay Cannes var, bu haftada program açıklandı, o zaman bizde geçen seneki ödüllü filmlerden öneride bulunalım dedik alt-vizyonda bu hafta.

Ben Hariç Herkes Ölsün, geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivalinde gösterildi, bizde görme fırsatı bulduk. Film geçtiğimiz sene Cannes'da Altın Kamera Mansiyon Ödülünü kazandı-altın kamerayı geçtiğimiz günlerde vizyona giren açlık kazandı. Altın Kamera Ödülü bir yarışma sonucunda verilen bir ödül değil, Cannes'da gösterimi hakkı kazanan filmler arasından-bu ödülü kazanmak için filmin yönetmenin ilk filmi olması şart ve bu arada filmin yönetmeni de 1982 doğumlu- festival komitesinin seçtiği filmler bu ödülü kazanıyor ve böylece yönetmenler daha ilk filmlerinden dünyanın birçok yerinde gösterim şansı yakalıyor ve olanakları artıyor.

Ben Hariç Herkes Ölsün okulun düzenlediği baloya gitmek isteyen üç gencin iki üç günlük hikayesi. 15, 16 yaşındaki kızlarımız için balo her şeyden önemlidir, hatta sonsuza kadar süreceklerini söyledikleri arkadaşlıkları bile balo istenciyle çiğnenecektir. Film bu yaşların sınırsız coşkusunu, aile baskısını, verilen sözlerin ve arkadaşlıkların uçuculuğunu, karşı cinse olan sonsuz merakı gündelik diyaloglarla anlatmak istemiş. görüntüye güvenen, montajın nimetlerinden yararlanmak istemeyen bir çekim var filmde, hafif kameralarla hareketli çekimler yapılmış, çocukların telaşını yakalamak adına. basit, zorlamayan ve iyi çekilmiş bir film Ben Hariç Herkes Ölsün, es geçilmemesi gerek. imdb

Kornél Mundruczó'nun Delta'sı Cannes'da geçtiğimiz sene yarışma bölümüne seçildi, yönetmen Cannes da yarışan en küçük isimdi-1975 doğumlu- ve film gazeticilerin verdiği fibresci ödülünü kazandı.

Kornél Mundruczó 25 yaşında film çekmeye başlamış birisi ama bugüne kadar ismini duyurduğunu söylemek zor, Delta filmi onun uluslarası ilk çıkış. Delta yıllar önce ayrıldığı baba toprağına dönen Mihail'in burada babasının adına bir ev yapma çabasını konu ediniyor. Mihail geldiğinde yapayalnızdır, evine döndüğünde kardeşiyle tanışır ve ev yapımında kardeşi onun en büyük yardımcısı olur.

Konuyla ilgili bir şey yazmak istemiyorum, çünkü fazlasıyla spoiler olacak. açıkçası bu filmi beğenmedim. mihail karakteri son dönem türk filmlerinde de sık sık gördüğümüz dertli, suskun, atipiye tutulmuş adamlardan. bu film her ne kadar çok farklı bir konu işler gibi gözükse de küçük mahallede ötekine yer yok düşüncesinin bir tezahürü olmanın ötesine geçmiyor. dil olarak beğenilebilir ama bana fazlasıyla tutuk geldi bu film, özellikle finalinin çok aceleye getirilmiş olduğunu düşünüyorum. yine de fibresci almış bir film, geçtiğimiz senelerde İklimler, 4 Ay 3 Hafta 2 Gün gibi filmlerin de bu ödülü aldığını hatırlatalım. imdb

23 Nisan 2009 Perşembe

Nuri Bilge Ceylan bu sene de juri koltuğunda

Geçtiğimiz yıl Cannes Film Festivalinde "3 Maymun" filmiyle en iyi yönetmen ödülünü alan NBC bu sene de festival komitesi tarafından jüri üyeliğine seçildi. Bu seneki yarışma filmlerini de bugün yaptığı basın toplantısında açıklamış olan festivalin geçen seneki jüri başkanlığını muhalif oyuncu ve yönetmen Sean Penn yapmıştı.

22 Nisan 2009 Çarşamba

DØD SNØ (Dead Snow)

Yandaki afişde de gördüğümüz üzer, kanlar içinde bir elektrikli testere, bir SS subayının parçalanmış kafası, karlar içerisindeki fonda da zombi cemiyetine yeni katılan nazi zombiler. Gerçi daha önce de görmüş gibiyim bu tip zombileri ama tam olarak anımsayamadım. İşin özü; karşımızda 2009 Sundance Film Festivali'nin de seçkisinde yer almış olan Norveç yapımı bir zombi filmi. Geçmiş senelerde yapılmış olan Fritt Vilt (Cold prey) serisini saymazsak Norveç'den çıkan nadir korku! filmlerinden.

"Dead Snow", çoğu korku filminde de karşılaştığımız gibi, bir grup genç arkadaşın "Bu hafta nerde ölsek ki?" gibisinden bir düşünceyle, Norveç'in karlı dağlarına doğru yaptıkları yolculukla açılıyor. Tıp öğrencisi olan bu genç dimağlar kartopu oynamak, biraz kayak yapmak ve olabildiğince sosisli sandwich yiyebilmek için, bir arkadaşlarının dağ evine doğru gitmektedirler. Norveç'in karlı dağ manzaraları arasından evimize doğru giderken kendi aralarında korku filmi muhabbetleri de çevirmekten geri durmuyorlar. (bu esnada film de yavaş yavaş kendi ciddiyetini ortaya koyuyor ve bizleri nelerin beklediğinin işaretini alttan alttan veriyor.) Gecenin ilerleyen saatlerinde bulundukları muhitin esrarengiz bilen adamı "Çayınız kahveniz yok mudur gençler?" diyerekten arkadaşlarımızın kapısını çalıyor ve ufak da bir hikaye anlatıyor. Zombi nedir?, nazi nedir?, bu zombiler neden gelecektir gibisinden. Sonrası da malumunuz, gençlerin rahat durmaması, sevişmesi, harama el sürmesi ve olayların gelişmesi.

Son yıllarda oldukça revaşda olan korku filmi parodileri arasında benim için en başarılılarından biri diyebilirim Dead Snow için. Böyle bir düşünceye kapılmamdaki en önemli unsur filmin yönetmeni Tommy Wirkola'nın tam bir korku filmi tutkunu olması ve bunu da filmin diyaloglarına olabildiğince yansıtmış olması. Bunun yanında korku filmi klasiklerinden enstanteneleri çok iyi bir şekilde yerleştirerek hoş göndermeler yapması da cabası. (13. cuma, Evil Dead, Braindead t-shirt'ü gibi) Diğer tarafdan yönetmenin korku sineması (kokru parodi) adına yeni birşeyler getirme amacı olmadığını da fazlasıyla hissettirmesi filmi sorgulamadan izlememizi sağlıyor.

Zombi ihtiva eden bir korku parodisi dediğimizde en önemli unsurlardan birisi de tabii ki kesme, biçme, parçalama sahneleri. Bazı makyajlar göze batsa da kovalamaca ve yakalamacaların kareografileri oldukça başarılı kotarılmış. Kan revan unsurlarının da fazlasıyla Braindead'den feyz aldığı gözden kaçmıyor. Önceki Kill Bill parodisi tadında çektiği filminde de olduğu gibi absürd komedi sahneleri konusundaki başarısını bu filmde de gösterirken yeni yapımlarında neler yapacağı konusunda da heyecen yaratıyor.

Genelde Amerikalı kardeşlerimiz tarafından ele alınan zombi mevzusunun diğer milletler tarafından da ele alınmasının zombi dünyası açısından umut verici olduğunu düşünüorum. Özellikler geçenlerde izlediğim ingiliz aksanlı 4-5 bölümlük Dead Set serisinden sonra Norveçli kardeşlerimizin de böyle bir yapım izlemek farklı bir tat bıraktı bende. Bir korku filmi tutkunuysanız eğer; izleyin, eğlenin, tadını çıkarın derim ben bu film için.

18 Nisan 2009 Cumartesi

Alt-Vizyon (2)

Geçen hafta başladığımız köşemize bu hafta yine 2 filmle devam edeceğim. Her hafta tematik olarak seçmeyi düşünmüyorum filmleri ancak bu defa da aklıma İrlanda ile alakalı filmler düştü. 2002 tarihli Bloody Sunday ve geçmiş günlerde sınırlı mekanda gösterime girmiş 2008 yapımı Hunger.

Hunger İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu'nun başını çektiği, 1980-1981 yıllarında yapılan açlık grevini merkeze alan film, bu eylemin önderlerinden Bobby Sands'ın üzerinden bu konuyu anlatıyor. Yer yer ana mevzuyu detaylandırmakta zorluk çekse de başarılı sayılabilecek seviyede tutabiliyor tempoyu. Filmi 3 bölümde ele alıcak olursak, ilk bölümde cezaevinde yapılan başkaldırı ve cezaevi yönetiminin buna karşı tutumu, ikinci bölümde Boby Sabds ve onu ikna etmek üzere gelen papazın efsanevi performanslarının yer aldığı kesintisiz planlar, üçüncü bölümü de Boby Sands'ın ölüme giderken yaşadıklarından oluşuyor diyebiliriz. Hunger, katıldığı fetivallerden şimdiye kadar 28 ödüle layık görülmüş bir yapım. Geçtiğimiz günlerde sınırlı sayıda sinemada gösterilmesi vesilesi ve de Bloody Sunday'e uygun bir eş olmasından ötürü bu filmi seçtim diyebilirim. imdb



Bloody Sunday, 30 ocak 1972'de, IRA mensubu olan şüphelilerin yargılanmadan göz altına alınmalarını protesto etmek için yürüyüş düzenleyen halkın üzerine ateş açılması ve 7'si çocuk 13 kişinin ölmesiyle sonuçlanan nam-ı diğer "Kanlı Pazar"ı, öncesinde ve sonrasında yaşananları anlatan 2002 yapımı bir Paul Greengrass filmi. Belgesel tadında çekilmiş olan filmin tamamına yakınında omuz kamerası kullanılmış. Son olarak da film çeşitli festivallerden 18 ödül almış. imdb

Bu iki filmi İrlanda mevzusu dışında çekim teknikleri ve kullanılan üsluplardan dolayıda peş peşe izlemek hoş olacaktır diye düşündüm. Bir tarafda yer yer minimalist ve sakin planlar, diğer tarafda olabildiğince hareketli, belgeselvari görüntüler. Hunger ve Bloody Sunday'le ilgili de söylenebilecek daha çokca laf olmasından mütevellit daha ayrıntılı bir yazıyı belki ilerki günlerde yazabilirim.

Bu haftalık köşemizi Bloody Sunday'in sonunda Ivan Cooper'ın (James Nesbitt) gazetecilere yaptığı son açıklamayla bitirmek istiyorum. Okuduktan sonra da U2'dan malum şarkıyı dinleyebilirsiniz.



"-Bugün öğleden sonra, bu şehirde 27 kişi vuruldu. 13'ü bu gece ölüm uykusunda. Onlar masumdu. Bizler oradaydık. Bu bizim Sharpeville'imiz. Bu bizim Amritsa Katliamı'mız. Bir gerçeklik ve utanç anı. Ve, eee, İngiliz hükümetine|sadece şunu söylemek istiyorum: -Ne yaptığınızın farkındasınız, öyle değil mi? -İnsan Hakları hareketi'ni ortadan kaldırdınız. -Ve IRA'ya kazanabileceği en büyük|zaferi sundunuz. -Bu gece bu şehrin her yanında genç erkekler, çocuklar... IRA'ya katılacaklar. -Ve siz bir kasırga biçeceksiniz. -Teşekkür ederim."

17 Nisan 2009 Cuma

Hayat Var

Reha Erdem bundan 20 sene önce çektiği A Ay filmini göstermek için sekiz sene bekleyip, sonra da Pera’da üstüne para verip birkaç gösterim yaptırabilirken, dün Emek Sinemasında, kendi deyişiyle evi olan sinemasında, festival seyircisinin genel eğiliminin aksine, onu izlemeye gelen insanlarla bütünüyle dolu olan gösterimini neye yormalı bilemiyorum. Ortada büyük bir değişimin olduğunu söylemek zor, filmin gişesine de baktığımız zaman İstanbul Film Festivali fenomeni seçeneğini öne çıkıyor.

Nuri Bilge Ceylan’la aynı sene Reha Erdem de Yeşilçam hikâyelerine dalmış ve kendi diliyle yorumlamış. Ne var Hayat Var’da, yatalak dede unutmadan söyleyeyim, Reha Erdem Tsai Ming Liang’ı çok beğenen birisi, bu filmin senaryosunun da Yalnız Yatmak İstemiyorum(2006) filmiyle aynı dönemde yazıldığını düşünecek olursak analoji kurmakta bir hata görmüyorum-, aileden kopmuş baba, mahalle aşkı, mahallenin orospuları, fordcu bakkal, orta yaşlı ilgili teyze ve de Yeşilçam standartının birkaç sene uzağında kalarak küçültülmüş, A Ay’ın üstünden 20 sene geçmesine rağmen dedesine yemek verirken elini yıkamamakta direten Mouchette habisliği hastalığına tutulmuş Hayat.

Reha Erdem belki de ilk defa Sevmek Zamanını izlediğinde aklına çalınan kayıkları 20 sene sonra hatırlamış ve sürekli efkarlı gözlerle baktığımız alan dışı denizi bu sefer alan içi yapmış, özenle düşünülmüş planları aralara hak geçmeyecek şekilde pay etmiş. Güzel bir imge var burada. Hayat’ın babası kayığıyla yolcu taşıdığı geminin tamamını görmekten aciz, yine filmin finalinde Hayat ve sevgilisi artık birer İstanbullu olarak kendilerinin farkında olmayan deve bira şişelerini atarlarken mağrur ve mutlu, bence çok iyi düşünülmüş bir finaldi bu.

Ses bandının filmdeki yeri çok önemli. Diyalogların minimum olduğu filmlerde ses bantlarının rolü her zaman ön plandadır. Beş Vakit’de ezan sesleri ve klasik müzik diyalektiği oluştururken, bu filmde Hayat’ın ruh halini vermek için sürekli onun mırıldanmalarını, dedesinin soluklarını, kaşıkla vurmasını, sinir bozucu durmadan peydahlanan oyuncak bebek’in seni seviyorumları seyircide bıkkınlık hissi yaratıp, anlatımı güçlendirmiş.

Reha Erdem’e Beş Vakit filminden sonra bu filmde de getirilen en büyük eleştiri bu yaratının dışardan bir gözün ilginç fikirleri olmanın ötesinde bir anlam ifade etmemesi. Evet diyoruz ki, reha erdem ne güzel her film yeni bir konu, yeni bir yer. Peki gerçekten böyle olmalı mı, veya böyle olunca ortaya ne çıkmış? Çocuğunu bıktırana kadar seven, abartının ironi boyutlarını geçtiği sahne bende dışardan küçümseyici bir bakış izlenimi bıraktı sadece. Bana senden üç yaş önce tecavüz etmiştiler diyen teyze fazlasıyla “alınmış” ve “konulmuş” kokuyordu. Bütün filme yerleştirilen Orhan Gencebay ve arabesk imgesi, arabanın içinde öpüşen sevgililer, mahalle&futbol bütünleşmesi fazlasıyla hepimizin kenar mahalle deyince ilk aklımıza gelenler değil mi? Peki bakkalın ona tecavüz etmesi bu bağlamda nereye konulmalı. Evet bir bakkal var ve o kesinlikle sapık olmalı, bu kaçıncı kez kullanıyor türk sinemasında, şimdi reha erdem’in dili farklı diye biz bunu post-modern bir durum olarak görüp bu sığ fikri kabullenmeli miyiz?Sonuç olarak görselliğe dayanan, fazlasıyla yapay bir film Hayat Var. Daha önceki filmlerinde gördüğümüz gibi senaryonun birçok eksiklikleri var, senaryo olaylar yerine figürler, daha doğrusu fotoğraflar üzerine kurulduğu, bir şeyler olsun, sonra Hayat oraya uzansın, orda denize baksın vs yi bağlamaya yaradığı için filmi benimseme imkanımız kalmıyor, gösterim sonrası benim karakterim melankolik miydi yav diye Reha Erdem’ soran sevgili Vali dudaklarda pis bir gülümse bırakıyor, salondan çıkıyordum.

İzlemek iİstediğim Film (Kara Köpekler Havlarken)

Akşam 9.30 seanslarını hiç sevmem, iyice kalabalık olur, bütün günün bıraktığı yorgunluk başımı ağrıtır, gözlerim ağırır, kısacası sevmiyorum bu saatlerde festival karmaşasına girmeyi. bir ilk gösterim, erkan can ın olduğu bir film, hem de yönetmen 26 yaşında, işte o yüzden dün oradaydım... ve ne ilginçtir filme gitmemin belki de en önemli sebebi olan 26 yaşındaki yönetmen imgesinin altı bizzat yönetmen tarafından daha film başlamadan çizildi. biz hepimiz otuzun altındayız dedi gururla, izlemek istediğimiz, yapmak istediğim filmi çektim dedi akabinde. benden birkaç yaş büyük olsa da aynı dönemleri yaşayadığımız için yönetmenin iddiasını, acelesini garipsemedim, ama böyle bir cümle asla kuramam, orası da ayrı.

Sonra film başladı. bir cenaze sahnesininin ardında küçük diyaloglarla mahallenin gençleri ve melek sevgili bize tanıtıldıktan sonra küçük mahallenin dibinde abilerin diktikleri alışveriş merkezine girildi. bilindik chopin melodisi üstüne birkaç alışveriş merkezi planıyla beraber uçurum en baştan gösterildi; mevzu ortaya kondu karakterlerin dertlerini anladık. mahalle hikayelerinde görmeye alışkın olduğumuz ikili imgesi-neden hep böyledir,yani ikisi de ağır abi olsa veya ikisi de maymun olsa hikayenin çekilmez hale mi geleceğini düşünür senaristler hep, ağır abi ve maymun çaça yirmilerin ortasına gelmiş artık kendi işlerine kurmak isteyen, alışveriş merkezinin güvenlik ihalesini alarak hayatlarına "beyaz sayfa" açmak isteyen iki gençtir, ama senin de tahmin edeceğin üzere işler o kadar kolay olmayacaktır onlar için.

Çaçayla ismini unuttuğum ağır abinin günlük rutinlerini anlatarak bir mahalle portresi verilmeye çalışılmış. açıkçası bence gayet güzel oynanmış sahneler, oyunculuk hiç sırıtmıyor. fazlasıyla uzatılmış ve seslerin anlaşılamadığı-tamamını altyazıdan okudum bu bölümün- kahve planından sonra elemanları içeri alıyorlar. nezarethanede beklerken çaça polislere abi azıcık döndürün televizyonu da biz de izleyelim, nerede kaldı ab mevzuatları kabilinden bir şeyler söylüyor ve artık çaça karakteri gözümde netleşiyor. çaça bütün film boyunca ağır abinden rol çalıyor, resepsiyona geliyorlar görevli kıza yazıyor, merdinvenleri çıkıyorlar o önlerinden geçen kıza bakmaktan yürümeyi unutuyor, koşması bile insanları güldürmek için düşünülmüş, bir tek bana kalırsa kafayı herife geçirdikten sonra arkadaşlarıyla konuşurkenki şişinmesi hikaye içinde yararlı oluyor, çaça karakteri karikatürize olarak hikayenin anlatımında sekteye neden oluyor, bütün bunun altında dizi mantığının filme yerleşmiş olması var bence. dizilerde nasıl her şey gözümüze sokulursa burada aynı durum var. bitmiş çay, dolu çaya ayrı bir kesme, seçilen mekanda gökdelenler sürekli nerede olduğumuzu bize hatırlatıyor, hadi bunları geçelim, o masum anaokulu öğretmeni melek kadın simgesi, defarlarca gördüğümüz hikaye, bütün bunlar filmin anlatımını zayıflatıyor.

Film ilerliyor ama çaça durulmuyor. gerilimin en üst noktaya çıkması gereken yerde kapşonlu çaça yine başrolde kartonları tekmeliyor, kapıya asılıyor, anlatımı komediye çeviriyor-bu arada seyircinin bir kısmının çaça ya ısınsa da diğer bir kısmının ondan tiksindiğini belirtmeliyim, bütün salona yayılan kahkalar duymadım-. kısacası film bitiyor, adamları köpekler parçalıyor ama benim aklımda sadece çaça kalıyor ve birçoğu içinde durum aynı.

Kara köpekler havlarken izlerken sıkılmayacağınız, akıcı bir anlatımı olan, oyunculukları başarılı bir film. kenar mahalle merkez diyalektiğinde sınıf atlama mücadelesini anlatmak isterken konuyu sosyolojik farklılıklardan ziyade büyük balık küçük balık hikayesi gözüyle ele alan, çaça nın eline bakan bir film. sonuçta ortaya izlemek istedikleri o farklı film çıkıyor mu, orasından fena halde şüpheliyim ne yazık ki.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Ortaya bir karışık (Gölgesizler)

Selim Evci’nin İki Çizgi faciasından sonra bir ay Türk filmine gitmeyip arınma süresi vermiştim kendime, o yüzden ancak festivalde yakalayabildim filmi. Bilmiyorum belki sonda söylenmesi gerekiyor ama benim şimdi söylemeyi tercih ettiğim iki husus var. Birinci bence ve birçokları da böyle düşünüyor bu roman uyarlamak için fazlasıyla zor bir tercihti, Demirkubuz’un Camus denemesi bile bunun yanında hafif kalıyor. İkincisi ve aslında bu film üzerine yapılan bütün tartışmaların tıkandığı nokta, Toptaş bu romanı çekmesi için Hakan Karahan’la Ümit Ünal’a izin vermişse, bize söylenecek söz kalmıyor, sadece ortaya çıkan işi değerlendirebiliriz.

Toptaş’ın Marquezvari büyülü gerçekçi anlatıma sahip romanının uyarlamasının seyircinin algısında dönüp dolaşıp bir kızın kaçırılmasına bağlanmasının birkaç nedeni var. Temel neden senaryonun kitabın belirsiz odağını belirgin yapma çabası, diğer bütün parçaları Gelincik’in kaçırılması olayıyla birleştirme çabası; böyle olunca kitabın sadece bir bölümüne yoğunlaşılmış olunuyor, bu da kitabının anlamından uzaklaşılmasına neden olmuş. Filmin Gelincik’in kaçırılmasına bu kadar bağlanmasının sebebiyse akışa sahip bir hikâye anlatma çabası, filmin sonuna kadar gizemi koruyup kaçıran kim sorusunu sordurtma çabası-izleyenler dikkat etti mi bilmiyorum ama senaryo Gelincik’i kimin kaçırdığını ortasından sonra söylüyor, ama bunun önemi var mı ben bilmiyorum-. Böyle bir senaryoyu 9, Ara gibi filmler çekerek çizgisel anlatımla sorunu olduğunu açıkça ortaya koyan bir adamın yazması gerçekten çok şaşırtıcı, gerçi biz hep yeni dönem çalışmalarını düşünüyoruz ama Berlin in Berlin’i de piç eden Ümit Ünal nihayetinde, izlenmesi için film yapınca köklerine döndü demeliyiz sanırım. Romandan kopukluğun bir nedeni de mizansenin salt gerçekçiliğe dayanan bir hikâyedeymişçesine olması. Bu oyunda kitaptaki diyaloglar kullanıldıkları zaman iş iyice garip bir hal alıyor, diyaloglar komik kaçıyor ve senaryo da belli yerlerde buna çanak tutuyor, verilmek istenen anlamın dışına çıkılıyor. Toparlamak gerekirse de anlamın saptırıldığı, doğaüstü olayların gerçekleştiği izlenimi veren bir film kalıyor geriye.

Hakan Karahan’ın iyi niyetinden şüphe etmiyorum. Türkiye’deki sinema okullarından bir ekip kurma çabası gerçekten hoş ama bu projede gerçekten bir gariplik var. Belki de bütün mevzu onun köklerinin banka genel müdürlüğünde olmasında yatıyor. Bu kadar ana akımdan uzak bir konuyu seçip gişe beklemesini ben anlayamıyorum. Bir de gişe çekmesi için filmin işin içine sevgilisi Candan Erçetin’in bir şarkısı ekleniyor. Yani insanlar Candan Erçetin’i seviyorlar, o yüzden filme mi gidecekler? Bu kadar basitse, niye böyle bir konu seçer ki insan? Kendi yaptığı işi mundar etmek bu bana kalırsa. Sonuçta ne oluyor, film sanatsal ve ticari kaygıların arasında ortada kalıyor ve kimseye yaranamıyor, 35000 gibi bir rakamda kalıyor. Bunun birkaç bini entel seyirci olsa, birkaç bini dizi oyuncularının popülaritesi, eh geriye kalan da Candan Erçetin diyelim, durum budur.

Ümit Ünal’a gelecek olursak. Film başlamadan önce salonu bu kadar doldurmanız beni şaşırttı, vizyondayken neredeydiniz dedi. Gerçekten bu filmin daha fazla izlenmesini bekleyip beklemediğini çok merak ediyorum. Yani ne bekliyordu ki, filmi beş yüz bin kişi izleyecek, Berlin’de yarışma hakkı kazanıp, ödül alacaklar, bunu mu bekliyordu? Birlikte çalışmaya devam edeceklerini duydum, açıkçası bu işbirliğinin iyi sonuçlar vereceğini sanmıyorum, değişik bir şeyler yapmaya çalışan yönetmen sayısı bir elin parmaklarıyla gösterilirken onun farklı alanlara kayması da sinemamız adına üzüntü verici bir durum.