19 Temmuz 2010 Pazartesi

Reha Erdem Filmografisi


Daha geniş kapsamlı bir yazı ile karşınızda olacak bu post ancak; hem yüz görümlüğü hem de karalamak açısından bir iki çizik atayım dedim. Bu girizgah'ı da; eğer bugün (günümüz sinemasından bahsediyorum - ustalara saygı) yükselen bir Türk Sineması var ise bana göre en önemli isim olan Reha Erdem ile ilgili bir kaç cümle yazmak istedim. Tam olarak nasıl bu kadar içine girdim onun dünyasının ve kurgulamak - anlamlandırmak istediğin şeylerin ancak özellikle yıllar geçtikçe eksik olan parçaları benim kafamdaki yerlerine oturtacak şekilde yerleştiriyor.

Hikaye kurgusundaki kusursuzluğu ve aslı parçalanmış gibi gözüken salt bütünlüğü zaten iyi iken, şimdi görsel anlamda da bizleri her bir karede farklı alemlerin içerisinde seyahat ettiriyor. Bu onun Türk Sinemasında gelişen ve yeni çağ olarak nitelendirilen bir çok unsurun da bir arada bulundurmasını sağlıyor.

Böyle bir başlangıç sonrası kısa vakit içerisinde bu postu toparlayacağım...

11 Nisan 2010 Pazar

ROLL'dum, BİR+BİR OL'dum

Gittik gidiyoruz derken ROLL dergisi geçtiğimiz aylarda hayata veda etmişti. Zaten muadili dergilerin oldukça kısıtlı olduğu "basın" dünyamızda varlığı çoğu kişi tarafından hissedilmiyor olduysa da, yokluğu takipçileri üzerinde derin bir boşluk açmış olsa gerek.

Lakin Mart itibari ile eski ROLL yeni BİR+BİR yazarları kendilerini tutamadılar, iyi de ettiler ve yeniden karalamaya başladılar. Buyrun ilk sayıdan;


PUNK MANİFESTO
Temsilî İnsan Tabiatı ve Vivienne Westwood

JACK WHITE İLE FELSEFE DERSİ
Ruhî frekanslar

ALTIN AYI: “BAL”
Keskin ve kekre

BORIS VIAN DEVLET TİYATROSU’NDA
“İmparatorluk Kuranlar”ı Celal Kadri Kınoğlu anlatıyor

FENOMEN: “STAR WARS”
Kapitalizmin yeni ruhu

VİZYON: JIM JARMUSCH
Mutasyon çağı

NAOMI KLEIN’LA HASBIHAL
Lhasa, Sosa, Espinosa

MANO SOLO
Koşuyorum, öyleyse varım

VIC CHESNUTT
Ses ve öfke

KAMERA-GÖZ
İki seçenek

MOS DEF
Radikal bir kopuş lâzim

SELDA BAĞCAN
Ha buradaki kar ha oradaki kar

CHARLOTTE GAINSBOURG
Manyetik titreşim

TOM WAITS & BECK
Kelalâka mevzular derin bağlantılar

TARTIŞMA: PASCAL BONIFACE
Ferré, Camus, Henry

PORTRE: ERIC CANTONA
Ateş atı

JOE SACCO’DAN “GAZZE 1956”

Şiddetin mayası


UDI ALONI VE “BİR YAHUDİ NE İSTER?”
Mesih’in devrimci dili

ŞEFİN TAVSİYESİ
Kafka usûlü soya çorbası



1 Nisan 2010 Perşembe

7.Yıldız Kısa Film Festivali / 3-7 Mayıs 2010

Bu yıl yedincisi düzenlenecek olan Yıldız Kısa Film Festivali, amatör sinemacılara destek olmaya devam ediyor. Festivale katılan filmleri toplamda 20 saati aşan gösterimlerle izleyiciyle buluşturacak olan festival; panel, söyleşi ve atölye çalışması gibi etkinliklerle eser sahiplerinin, sadece katılımcı olmaktan ziyade, izleyici ve profesyonellerle etkileşim içinde olacakları bir zemin oluşturmayı hedefliyor.

Yıllardır istikrarla başarı grafiğini arttıran ve öğrencilerin düzenlediği ve katılım gösterdiği en büyük kısa film organizasyonu olma niteliğindeki Yıldız Kısa Film Festivali, ulusal ve uluslar arası çapta tüm kısa film yönetmenlerinin buluşma noktası olmaya ve genç yönetmenlere kendilerini ifade etmek ve geliştirmek adına önemli olanaklar sunmaya devam ediyor.

Festival kapsamında düzenleyeceğimiz paneller ile profesyonel sinemacılarla amatör yönetmenleri buluşturarak katılımcı bir platformda genç yönetmenlerin kendilerini daha iyi ifade edebilmelerini, amatör ve profesyonellerin arasında iletişim ortamının doğmasını hedefliyoruz. Festival boyunca her gün sürdürülecek olan kısa film gösterimleriyle genç sinemacıların eserlerini sergilemek, kendilerini geliştirmelerine katkıda bulunmak ve onları daha çok film üretmeye teşvik etmeyi amaçlıyoruz.

Yıldız Kısa Film Festivali, ülkemizde üretilen kısa filmlerin bağımsız duruşlarını bir değer olarak görüyor ve bu değeri sizlerle paylaşıyor.


http://www.yildizkisafilm.org/

12 Mart 2010 Cuma

Alt-Vizyon (4)

Uzunca bir aradan sonra bloğumuzun bu bölümüne de yeniden can vermek gerek. Bu yeni başlangıcımızı kuzey ülkelerinden 2 filmle taçlandıralım(taçlandırmak).

Den brysomme mannen (2006): Sorun nedir? Nasıl yaratılır? Fimin bizde sunulan adı "Sorun Yaratan Adam" olmasından mütevellit geldi aklıma bu sorular. Tabi adamımızın öyle aksiyon filmleri hesabı bir sorun yaratma kapasitesi olduğu da söylenemez. Asıl sorun hayatındadır benim görüşüm. İşin özü; adamımız daha önce hiç gelmediği ve oraya da nasıl ve neden geldiğini anlamadan, yepyeni ve oldukça düzenli bir şehirde yaşamaya başlar. İşinden, eşine her şey düşünülmüş ve bir makine gibi işlemektedir. Sorun da buradan kaynaklanır zaten. Adamımız "Andreas" "Yeter" der ve zincirleri kırmaya çalışır ve "sorun" da burada çıkar...imdb

Noi Albinoi (2003): izlandalı Yönetmen Dagur Kari'nin 4. filmi olmanın yanı sıra, festivallerde de birçok ödül alarak adını duyurmaya başladığı filmi de diyebiliriz bu film için. Filmimiz izlandanın soğuk (haliyle) ve de oldukça küçük bir kasabasında yaşayan Noi'nin hikayesini anlatıyor. Onun hayata bakışını yer yer fazlasıyla sakin ve yeri geldiğinde de bir o kadar da vurucu bir biçimde anlatmış yönetmen. Yurdumuzda Tutunamayanlar(Voksne Mennesker) adıyla yayınlanmış olan bir sonraki filmi öncesi bir tutunamayan portresi çizmiş de denilebilir. (Tutunamayanların neye tutunamadıkları ve de tutunanların neye tutunduğu meselesi daha sonraki bir tartışma konumuz olarak bu parantez arasında saklı kalsın) Ben bir kış sabahı izlemiştim bu filmi. Ama siz hala izlemediyseniz kışa kadar beklemeyin derim...
Not: Bu arada yönetmenimizin de kendi grubu olan Slowblow tarafından yapılmış olan müziklerine de pek denilebilecek bir şey yok.imdb

Neden? : İki filmimizdeki iki karakter de çevrelerindeki hayata fazlasıyla uyumsuz kişilerdir. Yeri gelir çırpınırlar ancak kurtulamazlar bir türlü. Kuzey ülkelerinin o bize garip gelen espri anlayışı yer yer içimizi ısıtırken(içimizi ısıtmak) sonunda iki adamımızda yegane hedefe; ana rahmine dönmeye çabalarlar. İyi seyirler...

9 Mart 2010 Salı

Oscar Amca mı? Sam Amca mı?

Şöyle bir baktım da aylar olmuş buraya yazamayalı. Askerlik vesilesiyle yazamadım aylardır. Sonra döndük askerden, haliyle yeniden bir şeyler yazmak biraz zor oldu. Bünyede üşengeçlik olması da bunda etken tabi.

Bir döndük Serhat neler olmuş. Sinema dünyası çalkalanmış. Tartışmalardan uzak kaldığımız yerde de bir nebze "Nefes"e yaklaşmışız. Sonrasında da bir baktık oscar ödülleri gelmiş çatmış ki ne görelim "the hurt locker" almış (oscar) amcayı. bir "crash" hadisesi daha yaşamışız benim kanımca.

"İyiliksever Amerikan askeri"
Amerika semalarında neler olursa oscar'a da o yansıdı yine, son senelerde olduğu gibi. İyi güzel filmdir bazılarımız için belki "the hurt locker" ama gerek ödülü alması gerekse peşi sıra yönetmen ablamızın yaptığı "ulusa sesleniş" konuşması fazlaca miğde bulandırdı. gerçi oscar amca çok da umrumda değil ama gene de insan az da olsa "yapmayın be çocuğum" demek istiyor.

Kimimiz de bu filmle "Nefes"i karşılaştırma gafletinde bulunup "Nefes'de de rerere rörörö" gibisinden yakınmalarda bulunmuş "the hurt locker"ın ödülü almasıyla gelen eleştiriler sonrası. Şimdilik bu konudaki cevap hakkımı saklı tutarak "Nefes"den bir M-16 gölgesiyle veda etmek istiyorum sizlere. Jeremy'nin elindekine ne kadar da çok benziyor. Herşeyi de onlardan kopya ediyoruz. Cık cık cık...


9 Aralık 2009 Çarşamba

Back to the Blog

İnternet, medeniyet ve herbirşeyden uzak kalınması dolayısıyla uzun süredir bu sayfalarda yeni bir şeyler görülmemekteydi...

Ocak 2010 itibari ile yine yeni yeniden kavanozdan dışarı bakacağız. Görüşmek üzere...

26 Ağustos 2009 Çarşamba

REVOLVER

"Zor film" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan filmdir. "zor film" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (filmi yaratanın sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (izleyicinin sahip olması gereken zihin). özgür zihin ise; sittin senedir tarçın ekleyerek ya da çikolatalı sosla yediğimiz bir tatlının önüne karabiberle konulması halinde çok yaygara koparmayan zihindir.
Şimdi "zor film" kelimesi yerine "satranç" kelimesini koyalım:
"satranç" denen şey, karmaşık fikirler bütününün edinilmesine ya da karmaşıklığını sürdürmesine katkıda bulunan oyundur. "satranç" için 2 önemli unsur şarttır: özgür bir zihin (beyaz taşların sahibinin sahip olması gereken zihin) ve özgür bir zihin daha (siyah taşların sahibinin sahip olması gereken zihin).
zor film, zor şey
satranç, zor bir oyun
"revolver" zor bir film, evet!filmin konusunu orada burada okuyabilirsiniz, yorumlar değişecektir.yönetmen, oyuncular vs eleştirilecektir.fakat "şimdi beni şahane hissettirecek bir filmle karşı karşıyayım!" diyerek, düşünerek ya da zannederek diyelim, koltuğunuza kurulduğunuz sürece "zor film"ler "kötü film" damgası yiyecektir ki tartışmaya açık bir konudur -her konu gibi-. film çok iyi hisler ya da durumlar oluşturmuyor, çoğu insan bir bütünlük de ihtiva etmediğini düşünüyor. hatta "özentivari", "birşundanbirbundancı" olduğunu da düşünenler var. ama benim zihnime güzel bir şekilde yerleşti, izleyiniz diyorum.

1 Haziran 2009 Pazartesi

DOCUMENTARIST 2009 - İstanbul Belgesel Günleri

2008'de pek başarılı belgesellerle başlamış olan DOCUMENTARIST, bu yıl da aynı hızla devam edecek gibi görünüyor.


Dünyanın dört bir yanından nitelikli belgeselleri İstanbul’a taşıyan DOCUMENTARİST – İstanbul Belgesel Günleri, 2 Haziran Salı günü altı salonda birden yapılacak gösterimlerle başlıyor. Açılışı Hollanda Konsolosluğu bahçesinde gerçekleşecek olan etkinlik, dünyanın en saygın festivallerinden seçilen 50’den fazla yabancı film ile 20 yerli belgeseli seyirciyle buluşturuyor.

DOCUMENTARIST hafta boyunca, Finlandiya’da sinema dersi vermek üzere gelen YLE belgesel sorumlusu Iikka Vehkalahti, Hollanda’dan Mercedes Stalenhoef, Romanya’dan Thomas Ciulei, Fransa’dan Xavier Marquis, Finlandiya’dan Nina Normann, eleştirmen Anca Yvette Gradinariu ile son dakika konuğu olarak Britanya’nın ünlü belgesel festivali Sheffield Doc/Fest’in programcısı Hussain Currimbhoy’u konuk olarak ağırlayacak. 7 Haziran’da vereceği Sinema Dersi’nde Ikka Vehkalahti, yapımcı olarak Hindistan ve Afrika’da gerçekleştirdiği projelerini anlatacak. Currimbhoy ise ortak-yapımcı ve fon arayışları konusunda belgeselcilere önerilerde bulunacağı bir panel gerçekleştirecek.

7 Haziran’a kadar sürecek gösterim ve etkinlikler, Pera Müzesi, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi, Hollanda Konsolosluğu Union Church, Goethe-Institut İstanbul ve Kadıköy Beksav’da gerçekleştirilecek. Etkinlik biletleri mybilet üzerinden ve gösterim salonlarından alınabilir.

www.documentarist.org



29 Mayıs 2009 Cuma

Mevzumuz : afiş

Evet, afiş! bir nevi reklam, başka bir açıdan baksanız filmin görseli, fotoğrafı, kimlik kağıdı, ilk duyuş, ilk görüş, ilk intiba vs... Türk izleyicisinin %60ının afiş inceleme sonrası filme yanaştığını düşünmekle beraber işin bu yanını deşmek niyetinde değilim. İşin grafik tasarımıymış, yapım şirketleriymiş, bunlar da epey iş çıkarır ama benim asıl ilgilendiğim nokta "güzel" olup olmadığı üzerinedir. Nice afiş boş duvarları süslemiştir lakin estetik olduğu için midir yoksa filmi aklımıza getirip bizleri dürttüğü için mi? İkinci şık daha olası sanki...


CLOCKWORK ORANGE :

Asıl mevzusu sadelik, dizayn ve kompozisyon. Öyle çok estetik sayılmaz, ama filmle gayet uyumlu. Çok düşünmemize de gerek yok, film etkileyici olmasaydı afişin pek rağbet görmeyeceği açık. Alex olanca güzelliğiyle(!)karşımızda fakat bu yeterli değil. Kubrick Afişi klasiği beyaz zemin çok hoş sayılmaz. E duvarımızda duruyor mu? Evet! Tapıyoruz.

WALL-E :

Sanıyorum "sevimli" filmlerde afiş gerçekten kolay gönül alıyor. Animasyonların çoğunda yine orjinal olmayan afişler görüyoruz. Ama başka türlü bir aldırmazlık durumu söz konusu; Zaten film milyon tane enfes çizimle oluşturuluyor. Karakter çizimleri için onca zaman uğraşılıyor, bir de afişle mi uğraşılacak? Bu afişe nötr yaklaşınca filmden soğuyabilirim, ama filmi düşününce "aman be boş ver, filmin yanında lafı mı olur." diyorum. ha filmin de kusurları vardı, o ayrı mevzu.



THE HOURS:

yaratıcılıktan uzak.Holywood filmi olduğunu gözümüze sokmakta. Film Wirginia Wolf hatrına seyredilir, kesinlikle afişinden gaza gelerek değil. Ha zamanında posterine, buzdolabı magnetına kadar bişeylerine göz koyulmadı mı? evet... ama şu alaladelik, şu orjinal olmayan hal, ağlatabilir. Belki de sinemayı yapaylaştıran ilk şey dublaj ise ikincisi de kötü afiştir.


WRISTCUTTERS:

Tabii ki bundan başka afişleri de var. bu ise "sok gözüne mevzuyu" afişi diye düşünüyorum.
bir de şu var, aşağıda gördüğünüz üzere. "yakışır" demek istiyorum.






devam edecek...












27 Nisan 2009 Pazartesi

2009 Cannes İlk Bakış

Cannes Film Festivali önümüzdeki haftasonu başlayacak, şimdilik elimizde oyuncu kadrolarından başka hiçbir şey yok, o yüzden yarışma bölümünde yer alan önemli isimlere kısacağa değineceğiz, daha sonra okuduklarımızı anlatan bir şeyler de yazarız umarım.

Andrea Arnold 2006 yılında son filmiyle jüri özel ödülünü kazanmış bir isim, yeni filmiyle yarışma bölümünde yer alıyor. Pedro Almodovar daha önce en iyi yönetmen ve senaryo ödüllerini kazandığı festivalde üçüncü kez şansını deneyecek. Jacques Audiard uzun bir süre sonra Cannes'da yarışıyor. Marco Bellocchio defalarca önemli festivallerde yarışmış, ünlü bir isim, yarışma bölümünün en yaşlı isimlerinden. Jane Campion palmiyeyi ikinci defa almak için burada. Heneke Cache’den dört yıl sonra tekrar şansını deniyor, funny games in tekrar çekimini saymazsak uzun bir ara sayılır, yarışma bölümünün en dikkat çeken isimlerinden. Ang Lee Berlin ve Venice’de daha önce en iyi film ödüllerini kazanmıştı, Cannes’da ikinci kez yarışacak. Ken Loach palmiye aldıktan sonra Venice’e uğradı bir sonraki filminde, şimdi tekrar Cannes’da. Lou Ye son iki filmi Cannes’da yarışmış ama başarılı olamamış bir yönetmen, şu ana kadar dünya çapında tanınırlığı yakalamış bir isim değil. Gasper Noe çok konuşulan İrrreversible’dan yedi sene sonra tekrar Cannes’da. Park Chan Wook Old Boy filminden sonra ikinci defa yarışma bölümünde. Tsai Ming Liang daha önce bir kısmını Paris’te çektiği What time is it there filmiyle Cannes’da yarışmıştı, yine Fransa’da çekti son filmini, oyuncu kadrosunda Jeanne Moreau ve Jean Pire Leaud da var. Lars Von Trier de alışık olduğumuz üzere yeni filmini Cannes’da görücüye çıkartıyor. Aynı zamanda Resnais ve Tarantino’da yeni filmleriyle prestij amaçlı olarak yarışma bölümünde yer alıyorlar. Resnais'ye jürinin özel ödül vereceğini tahmin ediyorum ama Tarantino'nun hala neden yarışma bölümüne alındığını anlamakta zorlanıyorum. Tarantino'nun yarışmayı kazanamayacağına rağmen yarışmaya dahil olması ve organizasyonun onu yarışmaya alması bu yazının konusu değil, Cannes film festivali olgusunu tartışırken bunu incelemek gerek, bir sonraki yazımızda buna da kısaca değiniriz.